Yalnız yaşayan mendeburlara

Araba al, kredi al, ev al… Vasatın altında bir eğitimi satın al… Kitapçı, tiyatro, sinema, park sayısı azalmışsa sana ne? Adım başı açılan alışveriş merkezlerinde gününü geçir. Ucuz olduğu için fast food’la beslen, ailecek obeziteye kucak aç. Musluklarından zehir aksın, havan pis olsun; içecek suyun, altında soluklanacağın bir ağaç kalmasın, hiç önemli değil. Sen taksit taksit tüketmeye devam et. 

Eyyy vatandaş! Önünde uzanan bu harika hayatı “daha ekonomik” sürdürmen için bir şart var: Bir an evvel evlen. En az üç çocuk yap. Bir evde tek kişi yaşayacağından daha az harcarsın! Orantısal olarak tabii, ama bu tatsız ayrıntılarla güzel kafanı sakın yorma

Bakın Ailemizin Bakanlığı, “yalnız yaşayan insan”ın dramını göstermek için, sizin için ta Amerika’nın Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayı kopyaladı.

Buna göre evli olan %38 daha fazla ürün, %42 daha fazla paket, %55 daha fazla paket, %61 daha fazla yakıt tüketiyor. 

ABD’de evliler, bekarlara göre her yıl devlete ortalama 1.300 dolar daha az vergi ödüyor, tüketim alışkanlıkları farklı, ama canınızı bunlarla hiiç sıkmayın. Hesabın hangi toplumda, hangi veri ve standartlara göre yapıldığını sorgulamanız abes. Biz kötü örneği gösteriyoruz işte. Dünyanın 1 numaralı ekonomisi olabilir, ayrı. 

Kötülük yuvası açmayız!

Tek kaygımız, sevgili vatandaşlarımızın yalnız yaşama özenmemeleri. Tabii minik yavrularınız doğdukça harcamalarınızın nasıl katlanarak artacağını hesaba katmadık. Bunun için de ayrı bir çalıntı grafik çalışması düşünüyoruz. 

Sevgili vatandaşlar. Biliyorsunuz memleketimizde bir takım münferit hadiseler yaşanmakta. Kocaların veya affedersiniz, nikahsız yaşadıkları şahısların her gün ortalama 1 kadını öldürdüğü söyleniyor. Bu üzücü hadiselerle ilgili Bakanlığımız, rakamları açıklamamakta çok haklı. Sizin iyiliğiniz için, meselenin pozitif yanına odaklanmaya kararlı. 

Bu yüzden, polislerimizi, savcılarımızı yıllardır eğite eğite bitiremedik. Evet. Şiddete uğrayan ve bize başvuran kadınlarımızı koruma altına almaya başladık. Buna rağmen yine de kocaları öldürebiliyor. Artık o da takdir-i ilahi

Ailenizin Bakanlığı kadınlarımıza, gençlerimize başka nasıl yardımcı oluruz diye kendini paralıyor. Feministler “sığınma evi açın” diye tutturmuş. Sevgili Reis’imiz kesinlikle karşı. Böyle yerlerin kötülük yuvası olduğunu, aileleri parçalayacağını, örf-adet ve geleneklerimize ters düştüğüne inanıyor. Kaldı ki belediyeler bütçelerini arsa kapatmaya, 1 yılda eriyen kaldırım taşlarına, hayırsever işadamlarına ve vakıflara ayırmak zorunda.

Bir hayrınız dokunsun

Şiddet, işsizlik, eğitimsizlik, toplumsal depresyon, geçimsizlik… Hepsi boşanma ve yalnız yaşamakla bağlantılı, değerli vatandaş. Kelleri bundan torbalara doldurduk.

Evliliği, aile yaşamını özendirmek için çalışmalarımız devam edecek. Amerika’daki gibi bekarlara daha fazla vergi ödetme çalışmalarına başlayacağız. Her gün miktarını arttırdığımız vergileri, sizin güzel arabalarınızı sürmeniz için duble yollara, barajlara, köprülere harcıyoruz. Ya da RTÜK gibi değerli kurumların, sizin adınıza neyi seyredip seyredemeyeceğine karar vermesine. 

İşsizlik patlamış, iş bulan işçiler de var ama ölüyorlar… Ne yapalım, fıtrat. Sistemimiz bütün bunlara çözüm buluyor. Denetimi yapılmayan, cezalandırılmasını engellediğimiz iş yerlerinde ölenlere “şehit” diyoruz mesela. Ailelere maddi destek veriyoruz.

Daha ne olsun bre nankörler? Evlenin, yavrulayın, tüketin, borçlanın, vergi ödeyin, savaşa veya işe gidip ölün, memlekete bir hayrınız dokunsun. 

Darbeyi ne çabuk unuttunuz

Dün 12 Eylül 1980 darbesinin yıldönümüydü. Koca bir 34 yıl geçmiş. Ne var ki iktidara geldiğinden beri “askeri darbe”lere karşıyız diyen; 12 Eylül dahil, tüm darbelerle hesaplaşmayı vadeden hükümet ve propaganda organları, meseleyi artık tamamen unutmuş  gözüküyor.

Oysa 2010 referandumunun en önemli sonucu, darbecilere yargı yolunun açılmasıydı. Bu sayede Evren ve Şahinkaya yargılandı, göstermelik de olsa “müebbet”le cezalandırıldı.

Ancak iktidarın “darbe alerjisi” duruma göre değişebiliyor. Komutanların, subayların, akademisyenlerin, gazetecilerin“muhtemel” darbe iddialarıyla hapishaneye girmesi desteklenirken, Cemaat çatışmasından sonra yön değiştirildi.

Paralel yapıyla beraber yürünen yollar bir çırpıda silindi, şimdi Gülenciler “darbeci” diye anılıyor. 

Sadece o mu? Hükümete kim itiraz edip sesini yükseltse, alakası olsun olmasın, “darbeci”. Son örneği ve en çarpıcı örneği, Çarşı davası…

Darbesiz yapamıyorlar

“Darbe”siz yapamıyor, varolamıyor AKP…Artık darbeden kastedilen, askeri darbe değil. Kendi tabirleriyle “başarılarını kıskanan”, “Türkiye’nin gelişmesi”ni engelleyen, “çalışmaları”nın altında ne gibi işlerin döndüğünü ifşa etmeye kalkanlar, “darbeci” ilan ediliveriyor.

Hepimiz biliyoruz ki AKP’nin gerçekten darbelerle hesaplaşmak, bir daha olmasını engelleyecek bir siyasi bir iklim yaratmaya niyeti yok.

Olsaydı, Amasya’da işkencecilere açılan dava “zamanaşımı”ndan düşer miydi?

Olsaydı, YÖK kuvvetlenerek varlığını sürdürür, internetin kontrolü MİT’e bağlanır mıydı?

Olsaydı, Diyarbakır Cezaevi en azından bir “utanç müzesi”ne dönüştürülmez miydi?

Olsaydı, Gezi’de sokağa çıkanları “durdurmak” için Mecidiyeköy’de askeri araçlar bekletilir miydi?

Olsaydı, MGK yerinde durur muydu?

Şov değil, hayat

Ergenekon ve Balyoz davalarında hep söyledik: 12 Eylül zulmünü, faşist düzeneğini, kurumların tek elden yönetilmesiyle mücadele etmezseniz, hiçbir anlamı yok…

12 Eylül davası avukatlarından Ali Arif Cangı’ya göreyse “iki yaşlı generalin yargılanması”nın çok önemli:

“12 Eylül’ün mahkûmiyet kararı, darbe eylemi dışındaki pek çok suçun (işkence, faili meçhuller, kaybetmeler, işinden etmeler) yargılanmasını kolaylaştıracak (…) Ama bu kendiliğinden olamaz. Yıllar sonra açılabilen ve mahkûmiyetle sonuçlanan davayı önemsemekle olur, 12 Eylül davalarını toplumsallaştırmakla olur.”

Evet, 12 Eylül zihniyeti hayatta. Türkiye, üniversiteleri iğdiş edilen, basını susturulan, yargısı taraflı, vatandaşını ayrımcılığa tabi tutan, siyasi partiler ve seçim kanunlarıyla diktayı aratmayan bir ülke.

Siyasilerin,darbeyi şov malzemesi yapmasından ötesini talep etmek bize düşüyor. Yoksa bugün AKP, yarın başka bir siyasi iktidar, düşüncelerimizi, hayatlarımızı, haklarımızı ve hatta psikolojimizi bunca yıldır kemiren bu düzenekten sonuna kadar yararlanmayı sürdürecek.  

Camii, Kabataş tutmadı Çarşı verelim!

-       Gezi, dışarıdan bakanlar, olayları yanlı haber kanallarından seyredenler ve elbet eleştirilen, kamuoyunun önünde küçük düşen hükümet açısından öcüydü.

-       Ancak yolu o günlerde Gezi’ye düşen herhangi birine sorsanız, birbirine benzemez insanların birbirine dokunduğu, saygı duyduğu, ortaklaştığı bir alan olduğunu söyler.

-       Bu özgürlük ve kaynaşma alanında yekvücut olan taraftarların rolü çok önemliydi. Ancak bu birliktelik hali, “Kabataş’ta deri giysili adamlar türbanlı kardeşimizi dövdü” ve “camide içtiler” gibi algı manipülasyonlarıyla bozulmaya çalışıldı.

-       Yalanlar bir bir ortaya çıktı, fakat algı manipülasyonu sürüyor. Çarşı grubuna “müebbet” istemiyle açılan dava da bunun bir parçası.

-       Parka girişinden Gezi’deki mevcudiyetine, Çarşı taraftarlarının davranış ve söylemlerine bizzat tanık oldum. Beşiktaş “gecesi” sivil polislerin nasıl ortalığı karıştırmaya çalıştığına da.

-       Elbette bunca kalabalığın içinde, şiddeti körükleyen birileri de olmuştur. Ancak gözünü kırpmadan öldürebilen bir polis gücünün karşısında silahsız duran taraftar grubundan darbeci çıkarmaya çalışmak, tek kelimeyle gülünç. 

Mahir’in ardından

Yaşam, varoluş, insan, doğum, ölüm üzerine az kafa patlatmıyoruz… Fakat yaşamın bırakın kıymetini bilmeyi, tam olarak ne olduğunu bile kavrayamakta zorlanıyoruz.

Her okudğumda hayata ve insana dair içimi umutla dolduran “Hemen Herşeyin Kısa Tarihi”’nın yazarı Bill Bryson’a kulak verin:

“Annenizle babanız, daha farklı bir zamanda, belki bir saniye, belki bir nanosaniye farkla birleşmiş olsalardı, siz burada olmayacaktınız. Büyükannelerinizle büyükbabalarınız doğru zamanda birleşmiş olmasalardı, siz yine burada olmayacaktınız…”

Böyle geriye sararak gidersek ilginç bir matematik ortaya çıkıyor:

“Yirmi nesil önce, siz doğabilesiniz diye üreyen insanların sayısı 1.048.576’ya yükselir. Otuz nesil önce, atalarınızın toplam sayısı 1 milyarı aşmıştır… 64 nesil geriye, Romalılar dönemine giderseniz nihai varoluşunuzu belirleyen insanların sayısı, tarih boyunca yaşamış toplam insan sayısının birkaç bin misli çıkar.

İyi de burada bir yanlışlık olmalı!

Hepimiz aileyiz!

Bryson, “sorun, soyunuzun saf olmamasından kaynaklanıyor” diyor: “Şu anda kendi ırkınızdan ve kendi ülkenizden biriyle birlikteyseniz, eşinizle belli bir düzeyde akraba olma ihtimaliniz yüksek. Hatta bir otobüste, parkta, kafede etrafınızda baktığınızda gördüğünüz insanların büyük çoğunluğu akrabanız. Hepimiz, kelimenin tam anlamıyla aileyiz.”

Yaşamımıza, kendimize, yakınlarımıza, hatta bize tamamen yabancı olanlara bakışımızı bu bilgi değiştirmez ise, ne değiştirebilir?

Genlerimizi herhangi bir başka insanın genleriyle karşılaştırdığınızda bile ortalama %99.9 aynı çıkar. Geri kalan yüzde 0.1 oranındaki minik farklılıklar, bize bireyselliğimizi kazandıran şey.

Kısacası “bütün dünya kardeş olsa” sözü bir umut veya dalga geçilecek bir şey temenni, gerçeğin ta kendisi!

Evet canlar… Sağınıza solunuza bir bakın. Yabancı, X ırkı, Z mezhebi, Y dini diye kategorilere ayırdığınız insanlar, beğenin beğenmeyin, uzak birer akrabanız.

Döverek öldürmek

Irk, etnisite adına tarih boyunca birbirimize yaptıklarımıza baktığımızda, bu bilgiye hiç sahip değilmiş gibi hareket ettiğimiz ortada. Üstelik bugün de aynı düşmanlıkların, nefretin beslendiğine şahit oluyoruz.

Antalya’nın Kaş ilçesinde Kürtçe konuştuğu için dövülerek öldürülen Mahir Çetin, bunun ne ilk, ne de son örneği.

Sevag’lar, Hrant’lar, Hasan’lar, Ali İsmail’ler… Saymakla bitiremeyeceğiniz kadar çok insan, Türkiye’de ırkçılık ve nefret suçlarının kurbanları.

Hiçbir alakamız, husumetimizin olmadığı Çin’den bile “hoşlanmayan” bir ülkede yaşıyoruz. Şaka değil! Pew araştırmasına göre, dünyada “Çin’i sevmeyen” Japonya ve Vietnam’dan sonra Türkiye, üçüncü sırada geliyor!

“Kardeşim” diye güya sevdiğin, “etle tırnağız” dediği azınlıklara zulüm yapabilenler, canlarını alabilecek kadar gözü dönenler varsa; Çinli’sinden zencisine “kendinden saymadığı” herkesten nefret eder.

Başa dönecek olursak… Aslında nefret ettiği şey, kendi türü, kendi kardeşleri, hatta bizzat kendisi değil mi?

Ne derseniz deyin, gerçek değişmeyecek: Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Mahir’iz, hepimiz biriz… 

Gazetecilere hizmet: İş cinayetleri veri tabanı

-       Veri gazeteciliği, şeffaflığın ve güvenilir veri toplamanın sorunlu olduğu Türkiye gibi ülkelerde basın için bir nimet… Bağımsız bir platform olan Dağ Medya, veri gazeteciliğinin Türkiye’deki tek ciddi öncüsü.

image

-       Dağ Medya, “Türkiye’de madenciliğin açık veritabanını” oluştururken 20 işkolundaki işçi ölümlerini de tespit etti. Proje, “Araştırmacı Gazetecilere Soma Bursu” kapsamında desteklenen Kopenhag merkezli Niras ve BBC Media Action’ın Objective Programı işbirliğiyle hazırlandı. 

-       Projenin çıkış noktası, Soma’dan sonra Türkiye’deki maden kazaları, işçilerin çalışma koşulları, sendikalı işçi sayısı, her yıl yüzlerce işçinin ölümüne yönelik yeterince şeffaf veriye ulaşamama, verilerin dağınık ve güncel olmayışı.

-       Sadece 2013 yılında 20 işkolunun tamamında toplam 1.219 işçi hayatını kaybetmiş. 2014’ün ilk 8 ayında ise tüm işkollarında ölen işçi sayısı 1.238.

image

-       2003’ten bugüne tüm işkollarına yönelik veriler, grafikleri ve kodları açık kaynak olarak herkesin kullanımına hazır: Veritabanı için tıklayın

Veritabanında ayrıca büyük bir Soma dosyası mevcut. Soma’da hayatını kaybeden işçilerin isimleri, ölümleri sonrası yapılan haberler, bölgede kimler ne yapıyor sorusuna yanıt veren kurum ve kuruluşların haritaları, ölen işçilerin interaktif haritada coğrafik olarak dağılımı, verilerin hepsine word, excel olarak ulaşılabildiği, indirilebildiği bir alan yer alıyor.

- Dağ medya’nın veritabanında, Türkiye’de madencilik sektörünün konumunu da, ne kadar büyük bir pazar alanı olduğuna dair bilgilere de yer  veriliyor: Türkiye’de maden işletmeciliği işine girenler nasıl bir prosedürle karşılaşıyor, hangi madenler nerelerde çıkartılıyor? Kimler tarafından işletiliyor. Kamu madenlerinden hangileri özelleştirildi? Hepsini bir bakışta görebiliyorsunuz. 

- Sosyal medyada veritabanıyla ilgili haberleri takip etmek için: #madencilikaçıkveritabanı, @DagmedyaVeri, @pınardag

Öldürülürsün, yine suçlusun Türkiye!

Türkiye’de insan yaşamına biçilen değer, mesleği, sınıfı, oy verdiği parti, mezhebi, cinsiyeti hatta yaşam biçimine göre değişiyor.

image

Soma’nın üzerinden sadece 3.5 ay geçti. Ne oldu? (Fotoğraf: Guardian)

İşçiysen mesela, öldürülmek fıtratında var. İşyerinde en basit önlemler alınmamış, denetim yapılmıyor, devlet desen işletmenin “business partner”i… Ne gam? Son soluğunu verirken dua et ki karına çocuğuna para verilsin. 

Kocandan boşanıp yeni bir hayat kurmaya mı çalışıyorsun? Parçalarına ayrılman müstehak! Öldükten sonra “o…u” olarak suçlanacak, katilin de kimbilir hangi evlilik programına sırıtarak çıkacak…

Ölen şehit, sorumlusu yiğit

image

Siirt’teki baraj faciasında beş kişi öldü. Hatırlayan var mı? Fotoğraf: İHA

 Sokak protestosuna katılmaya mı kalktın? Yoksa ekmek mi almaya çıktın? Ama kendin kaşındın! Beynine kurşunu yer, üzerine katilini “tahrik etmekle” suçlanırsın.

Baraj gölünde ailenle piknik mi yapıyorsun? Bre zavallı,  suların altında kalmayı hak ettin… O kapakları açanlarda hiçbir kusur yok.

Yoksa “vatani görev”ini yaparken cephanelik patlamasıyla, ya da üstlerinin öldüresiye dayağıyla mı can verdin? Ölen şehit, sorumlusu yiğit… Sonsuza dek susacaksın, sen artık ölüsün.

image

Torunlar Center’da dairelerin fiyatı 600 bin ila 3.5 milyon dolar arasında değişiyor. O daireleri satın alanlar, cesetlerin üzerinden yükselen bir inşaat hakkında ne düşünüyor acaba? 

Mecidiyeköy’deki Torunlar inşaatında bozuk asansörle yere çakılan 10 işçinin ölümü de farklı değerlendirilmeyecek. Şimdiden patronaj, ölen işçileri suçlu çıkarma derdinde.

N’olcak, birkaç aya “kaza” unutulacak ve daha inşaat bitmeden kimbilir kaç milyon dolara sattığın daireler kapışılmaya devam edecek.

Her yer çürümüş

image

Kadın cinayetlerini kadınlar protesto ediyor, yetkililer seyrediyor.

İnsanların ölüsünün üzerinden yükselen, adaletin hayal olduğu, eşitsizliğin ve şiddetin her hücresini sardığı yeni Türkiye’de yaşıyorsan, ölümün de buna uygun olacak.

Geride kalanlar sorgulamayacak, haber yapmayacak, patronu kollayacak, koltuğunu sağlamlaştıracak.

Nasılsa “ilişkiler” sayesinde her türlü yolsuzluğun üzeri örtülüyor. Çok para kazanmak, işleri “hızlı” bitirmekle ve siyasetçileri yemlemekle mümkün….

Yoksa bir şirket, net kârını altı ayda %965 oranında nasıl artırabilir?

Muhalafetinden iktidarına, kılcal damarları çürümüş yeni Türkiye… İnşaat izni Sarıgül’den, inşaat yapanı CB’nin okul arkadaşı olunca, öldürülen suçlu çıkar, başka kimse değil… 

Kafayı “yeni dünya”ya açma zamanı

O elinizden düşürmediğiniz cep telefonları, ayrı yaşamayı düşünemeyeceğiniz bilgisayar ve her türlü kişisel verinizi sakladığınız elektronik aletler var ya…

Hepsi, kim olursanız olsun, izlenip takip edilebiliyor. Bu bilgileri devletler ve kurumlar, çeşitli amaçlar için kullanıyor: Bazen şantaj, bazen satış, bazen de siyasi ve askeri hamleleri için…

Ancak internette giderek ivme kazanan “açıklık ve şeffaflık” talepleri kontrol altına alınmak isteniyor.

image

Alternatif Bilişim Derneği, internet sorunlarına çözüm bulmak için bu hafta Bilgi Üniversitesi’nde “Internet Ungovernance Forum-IUF” düzenledi.

Tam çevirisi yok ancak “açık, özgür ve güvenli” bir internet forumu diyebiliriz.

IUF, aynı tarihlerde yine İstanbul’da yapılan “Internet Governance Forum (IGF)- İnternet Yönetişim Forumu”na bir alternatif olarak düşünülmüş.

Zira “yönetişim” forumu, internetin en önemli sorunlarına değinmiyor. Dahası, sorunların asıl kaynağı olan devlet ve büyük şirketler “gereğinden fazla” temsil ediliyor.

Snowden ve şeffaflık

image

Edward Snowden (Foto: Wired)

Oysa “özgür internet”i ve kişisel hakların korunmasını tartışmak, şimdi her zamankinden önemli…

Türkiye’nin içindeki dinleme skandalları bir yana, ABD ve Almanya’nın devleti dinlediğini daha yeni öğrendik. Bunu yayınlayan, NSA’den bilgi sızdıran analist Edward Snowden’le temasa geçen Der Spiegel oldu.

Snowden, IUF’nin kapanışında video konferansla bağlanacaktı ancak son anda “teknik” gerekçelerle iptal edildi. (İptalin daha ziyade güvenlikten kaynaklandığını sanıyorum, zira Snowden Rusya’ya sığınmasına rağmen gizlenmek zorunda.) Başta ABD yönetimi olmak üzere, pek çok kişiye göre bir “hain” olan Snowden, bir o kadar insanın gözünde de kahraman.

Washington Post’ta dün yayınlanan haberde bir NSA yetkilisi, Snowden’in sızdırdığı bilgilerin IŞİD’in işini kolaylaştırdığını belirtmiş.

Aslında Snowden’in “suçu”, istihbarat birimlerinin ne kadar dikkatsiz çalıştıklarını sergilemesi. “Snowden yüzünden IŞİD kriptolu haberleşme yapıyor” demek, NSA’nın kendi aczinin bir ifadesi.

Sistemi temelinden sarsanlar

Bu noktada internet özgürlüğünün, sadece teknolojiyi ilgilendirmediğini kavramak ve ona göre hareket etmek bize düşüyor.

Alternatif Bilişim Derneği’nin belirttiği gibi, “ifade özgürlüğü, gözetim ve mahremiyet, aşırı ticarileşme ve süper tekeller, korumacı, yasakçı, muhafazakar yaklaşımlar ve Türkiye’deki korkunç yönetişim örnekleri” hayati sorunlar

Julian Assange ve Snowden gibileri, mevcut sistemin temellerini sarstı. Bu sarsıntının artçıları sürerken, hem hak ve mahremiyetimizi korumak, hem de yeni dünyayı anlamak için kafaları açmanın zamanı geldi. 

image

MİLYARLARCA MESAJ DEPODA

-       Snowden, Wired dergisinin son sayısında kapaktaydı. En çok merak ettiğim, bu kadar üst düzeyde çalışan bir NSA çalışanının bilgi sızdırmaya nasıl karar verdiğiydi

-       Yazıda, CIA’nin hedef bulma ve toplu gözetleme için topladığı bilgileri son derecede özensiz kullandığı, Bush’un “korkunç” Ortadoğu politikasından sonra Obama’nın da fos çıkması anlatılıyor.

-       Snowden, İsrail istihbaratına tüm Amerikalı Arap ve Filistinlilerin “ham konuşmalarını” teslim edilmesi ve siyasilerin porno izleme alışkanlıklarının bir şantaj aracı olarak kullanılmasına şahit olmuş.

-       Ancak Snowden için bardağı taşıran son damla, Utah’ta keşfettiği devasa “bilgi depolama merkezi”: Milyarlarca telefon konuşması, faks, email, bilgisayrdan transferler ve cep mesajlarının bazıları, sonsuza dek saklanabiliyor

- Snowden, Wired dergisine “Monster Mind" adlı siber savaş programını fark ettiğinde son kararı verdiğini anlatmış. Siber saldırıları tespit ettiği anda otomatik olarak hedefe kilitlenen bu program, adı gibi bir “canavar”. Çünkü bu eşsiz özelliğiyle özellikle hiçbir suçu olmayan ancak çoğu siber saldırının yapıldığı üçüncü dünya ülkelerini hedef haline getirebiliyor…

 

Tuvalet kamusal alan mı?

  • Diken’e yazdığım “Kadınlar plajı bal gibi ayrımcılık” yazısına tahmin ettiğim yerlerden tepki geldi. Argümanlar İslami referanslarla verilse anlayacağım, zorlama olunca komik oluyor.
  • Kadınlar plajını savunmak için “kadınlar tuvaleti de mi kalksın” diyenlere hatırlatma: Plaj, tıpkı park, sokak gibi kamusal alandır. Ha, plaja tuvalet muamelesi yapacaksanız bilemem tabii… 
  • Ama Batı’da da var” benzetmeleri yaparken olayı çarpıtma geleneği de yaygın. İtalya’da mesela, bir tane kadınlar plajı varmış. Ne ala! (Üstte Riccione plajının açılış fotosu)
  • Yalnız Lara Croft’lu açılış yapan, sağlıklı yiyecek satan Riccione plajının cankurtaranı erkekmiş, amanın dikkat! İşletmenin “8 yaşından büyük erkek çocuklar giremez” konsepti de eksikmiş ne yapacağız şimdi?
  • Dubai’de iki plaj, haftanın bazı günleri yalnızca kadınlar ve “4 yaşın üzerinde olmayan erkekler”e açık. Yani erkek alma koşulu ve yaşı da değişken.
  • Evet, halk plajlarını usul usul kadınlar bölümüyle ayıran Türkiye’den başka dünyada tek kadınlar plajı olan yer, Riccione… Dubai’de bile haftanın iki günü halk plajı sadece kadınlara tahsis ediliyor. Yani toptan “erkek giremez” denmiyor.
  • Türkiye’de son beş yılda, üç tanesi İstanbul’da toplam altı tane kadınlar plajı açıldı. Yakında yenileri de “özgürlükler” kurdeleleri kesilerek açılır. Belki de kadın-erkek denize girmek ileride özel “beach club”ların tekelinde kalır, kimbilir…