Medya, iktidarın çarkından nasıl çıkar?

Türkiye’de özgür bir medyanın önündeki ekonomik, politik ve yasal engeller nedir? Dilek Kurban ve Ceren Sözeri, geçen yıl  “İktidarın çarkında medya” raporunu hazırladı, TESEV yayınladı. Rapor, Türkiye medyasının bugüne nasıl geldiği… Ve bugün yaşanan “basın ve ifade özgürlüğü” sorunlarının nedenlerini inceliyor.

Her daim medyanın durumundan şikayet edildiği halde basında, raporun hakkının verilmediğini söylemeliyim. Oysa devlet baskısının arttığı, gazetecilerin işten çıkarıldığı, hapse atıldığı ve haklarının yendiği bir ortamda mesleğimizle ilgili gerçekleri ve çözümleri konuşmak zorundayız. Sadece kendimiz için değil, mesleğin geleceği için bu şart…

Milliyet yazarı ve akademisyen Dilek Kurban,10 gün önce Brüksel’de AB bürokratları ve sivil toplum yöneticilerinin katıldığı bir toplantıda TESEV raporunu sundu. Ayrıca “Türkiye’de bağımsız ve özgür bir medya” için önerilerini sıraladı… İktidar çarkında daha fazla çiğnenmemek için bu önerileri ciddiye almakta fayda var.

Basın hiç özgür olmadı

Kurban ve Özeri’nin önerileri dört ana başlıkta toplanıyor. Bunlardan biri, yani basın ve ifade özgürlüğünü sağlama kısmında şöyle denmiş:

“Türkiye’de basın hiçbir zaman özgür olmadı. Otoriterlik, devletçilik ve muhafazakarlık, Anayasa ve medyayı düzenleyen yasalarda hakim. Yasaların belirsiz, taraflı yorumu gazetecileri zora sokuyor. Özgürlüğün önündeki bir başka engel, hükümet yetkilileri ve en başta Başbakan’ın bazı gazetecileri ‘terör sempatizanı’ olarak hedef göstermesi ve hakaret davaları açması. Bu durum gazeteciler açısından korku ve endişe ortamı yaratıp haber yapma özgürlüğünü engelliyor.”

Peki ne yapılmalı? 

  • Anti terör yasası feshedilmeli ve gazetecilik faaliyeti nedeniyle tutuklu olanlar derhal serbest bırakılmalı…
  •  Basın yönetmeliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar ve ilkelerine uygun olarak, sivil toplumla birlikte düzenlenmeli.
  • Meclis ve hükümet yetkilileri, devlet yayını dahil, medyaya eşit mesafede olmalı.
  • TRT gerçek bir kamu yayınına dönüştürülmeli.
  •  İnternet yayıncılığının sansürünü kaldırmak için yasal, siyasi ve yönetimsel adımlar atılmalı.
  • Basın kartları Başbakanlık değil, bağımsız bir kurum tarafından verilmeli.
  • Devlet, vergi ve sosyal güvenlik yasalarını uygularken tarafsızlık prensibine uymalı.

Bağımsız dernek ihtiyacı

Söz konusu önerilerin tartışılması ve uygulanmasının önündeki en önemli engel, gazetecileri temsil edecek tarafsız, güvenilir ve bağımsız basın birliklerinin olmaması. Dernek, birlik veya cemiyet… Adı her neyse, gazetecileri temsil eden kurumlar, kendi siyasi doğrusu ve çıkarına göre hareket ettiği sürece kaybetmeye mahkumuz. 

Bu önerilerin hepsi değil, bir bölümü gerçekleşse bugün yaşadığımız sorunların pek çoğu ortadan kalkardı. Özgür ve bağımsız bir medyayı, dolayısıyla özgür ve bağımsız bir ülkede yaşamayı gerçekten istiyorsak…  Gazeteciler olarak kutuplaşmayı, patronumuzun sesi olmayı ve birbirimize saldırmayı bırakıp, ortak değerlerimizi ve dertlerimize yoğunlaşalım.

BAĞIMSIZ BİR MEDYA İÇİN

TESEV’in Mart 2013’te yayınladığı önerilerin bir özeti:

1.       Medya politikasını oluşturan süreçleri demokratikleştirmek: Diğer sektörlerde olduğu gibi medyada da düzenlenmeler, had safhada merkezi ve bürokratik bir süreç. Sivillerin sürece dahil edildiği ender durumlarda medya sahipleri, reklamcılar, TV yapımcıları ve yayıncılar birliğinden başkası çağrılmıyor. Bu kurumlar da kendi maddi çıkarları doğrultusunda Meclis’te lobi yapıyor. Medya kanunları ve yönetmeliklerini ilgilendiren süreçler, gazeteci birlikleri, medya temsilcileri ve akademisyenlere açılmalı. Sivil aktörlerin önerileri dikkate alınmalı.

2.       Medyayı düzenleyen kurumların bağımsızlığını güvenceye almak: RTÜK, TİB ve BTK gibi kurulların bağımsızlığı, şu şekillerde sağlanabilir:

  • Basın temsilcilerinin katılımıyla birlikte bu kurullar yeniden yapılandırılmalı. Nefret söylemi, ayrımcı içerik, emeğin sömürüsü ve haksız rekabeti cezalandıracak güce sahip olmalı.
  • RTÜK, BTK ve TİB’in yetkileri, basın ve ifade özgürlüğü prensiplerine uygun olarak yeniden düzenlenmeli.
  • Yüksek profesyonel standartları yakalayabilmek için kurumlar kendi kurallarını belirleyip uygulamalı.

3.       Pazarda haksız rekabetin sonlanması: Medyada çoksesliliğin sağlanması için medya sahipliğine yönelik kısıtlamaların kaldırılması şart… Küçük, bağımsız ve kar amacı gütmeyen medyaya destek sağlanmalı. Rekabet Kurulu, her şirkete karşı aynı ilkeleri uygulamalı. Sivil toplum ve üniversitelerin kendi yayınlarını kurma ve denetleme hakkı olmalı. Ve medya sahiplerinin devletle ilişkisi, bağımsız kurullar tarafından şeffaf hale getirilmeli.

Alcohol McCarthyism

Man, the Turkish yogurt drink called “ayran” has been fashioned into an anti-booze symbol, bravo! A government can only interfere this much with the eating and drinking culture…

As a matter of fact, when I was writing about the ruling Justice and Development Party’s (AKP) latest regulation about alcoholic drinks, I had not thought the draft would be approved with so little change. Stupidity, you know. Did we not guess that one day or another some adjustments would have been made? Not having found the courage yet to ban alcohol all together but making it almost impossible, to put those who are drinking in a position as if they were guilty and those who sell alcohol as if they were doing an embarrassing business… And to demonstrate the cunningness of presenting this as a fight against the evil of alcohol, or shall I call it the hypocrisy? Didn’t we know that all of these were coming?

I am confessing: What bothers me the most was that I was on the defensive side when AKP first walked into power 10 years ago and when the secular segments cried, “Behold, monsters are here!” I had said, “Don’t exaggerate.”

I also remember being angry at those who said, “In the future you will have to veil yourself, you will not be able to drink and will have to live according to religious laws.”

Because when I looked at the pragmatism of AKP and its leader Recep Tayyip Erdoğan, I thought it would not suit them to form such an oppressive order. I was wrong.

Social engineering


You will remember the daily Cumhuriyet’s commercials that said “Are you aware of the danger?” Also those who interpreted AKP’s every step, the conservatives’ every discourse as hypocrisy… Well, they had a point.

In those days, it was AKP which worked like no other political party had ever worked before for the EU membership. However, together with the EU, the democratization discourse was also shelved. With economic growth, dreams of a Middle Eastern caliphate came around. A justice reform was needed, but trials turned into judicial scandals.

We are dragged from one social engineering project to another…

Oya Baydar summarized the issue perfectly in her article on T24: “The victims of yesterday who were justly complaining about the Kemalist social engineering, for being interfered with because of their lifestyle preferences and not being able to follow their beliefs in freedom, those victims of yesterday, now they have come to power, they are trying to take steps, not only on the alcohol issue, but in several other matters regarding life. These are attempts to design the society according to the framework of their own belief, ideology and life culture.”

Alcohol McCarthyism

I have always found it strange that the AKP defines itself as conservative democrat. To my understanding, a politician cannot be both democrat and conservative because the two contradict each other. Especially the conservatism in question takes its references from Islamic values…

Conservatives argue that the alcohol law is to protect the youth from alcohol and to fight against alcoholism. Those who argue the opposite, according to this mentality, are branded as alcoholics and sinners. The booze version of McCarthyism. Here you go…

Several businesspeople and media members do not drink publicly nowadays to gain favor with the government and they hide their true thoughts on the matter. While ayran glasses are toasted when business deals are made, nobody is bothered by this hypocrisy.

Is this the way to fight alcoholism? I know what kind of an evil alcoholism is from my first degree kin. You cannot stop an alcoholic with such bans. On the contrary, you would create an environment which will tempt the already inclined and will pave the way to bootlegging. Drinks are not a privilege for those who have a lot of money and access to luxurious venues.

Most pathetic of all is this despotic atmosphere created by this interference in the culture of eating and drinking, thus to an individual’s right to choose. I would drink ayran, or I would drink rakı, according to my taste. The state cannot impose on me what to drink where and how.

Man, I will start hating ayran!

(Hürriyet Daily News)

Rakı da içerim ayran da

Ayran, içkiye karşı bir “sembol” haline getirildi ya, bravo! Bir hükümet, yeme içme kültürüne böyle müdahale ederse… Kendisine “dinci”ler diyenleri doğrulamış olur 

Doğrusu AKP’nin son “içki düzenlemesi” hakkında yazarken, taslağın bu az bir değişiklikle kabul edileceğine ihtimal vermemiştim.

Sersemlik işte. Bugün olmasa, yarın bu düzenlemelerin yapılacağını tahmin etmiyor muyuz? İçkiyi tamamıyla yasaklamaya –henüz- cesaret edemeyip, içki içmeyi imkansız, içki içenleri suçlu, içki satanı ayıp iş yapar pozisyonuna düşürmeyi… Bunu “alkolün kötülüklerine karşı savaş” olarak sunma cinliğini –ya da ikiyüzlülüğünü mü desem?- göstereceklerini bilmiyor muyuz?

İtiraf ediyorum: Canımı en çok sıkan, bundan 10 yıl önce, AKP ilk iktidara geldiğinde laik kesimin “amanın öcüler geliyor!” feryadına karşılık, “abartmayın” diye savunmaya geçmiş olmam.

“Yarın öbür gün örtünmek zorunda kalacak, içki içemeyecek, dini kurallara göre yaşayacaksın” diyenlere kızdığımı da hatırlıyorum.

Çünkü AKP ve Erdoğan pragmatizmine baktıkça, bu kadar baskıcı bir düzen kurmanın işlerine gelmeyeceğini düşünüyordum. Yanılmışım.

Toplum mühendisliği

Cumhuriyet’in “Tehlikenin farkında mısınız?” reklamlarını hatırlarsınız. AKP’nin her adımını, muhafazakarların  her söylemini “takiyye” diye yorumlayanları da… E haklılık payı varmış.

O günlerde AB üyeliği için hiçbir siyasi partinin çabalamadığı ölçüde çabalayan, AKP’ydi. Ama AB ile birlikte demokratikleşme söylemleri de rafa kalktı. Ekonomik büyümeyle birlikte Ortadoğu halifeliği hayalleri canlandı. Yargı reformu gerekliydi, ama yargılamalar hukuk skandalına dönüştü.

Biz de bir toplum mühendisliği projesinden diğerine sürükleniyoruz…

Oya Baydar, T24’teki yazısında ne güzel özetlemiş meseleyi: “Sadece alkol meselesinde değil yaşamı ilgilendiren pek çok konuda atılmaya çalışılan adımlar; Kemalist toplum mühendisliğinden, yaşam tercihlerine karışılmasından, inançlarını özgürce yaşayamamaktan haklı olarak şikâyet eden dünün mağdurlarının, bugün iktidara geldiklerinde toplumu kendi inanç, ideoloji ve yaşam kültürleri çerçevesinde dizayn etme çabasıdır.” 

İçki McCarthy’ciliği

AKP’nin kendini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlamasını oldum olası tuhaf bulmuşumdur. Benim anlayışıma göre, bir siyasetçi hem muhafazakar hem demokrat olamaz çünkü birbiriyle çelişir. Hele söz konusu olan muhafazakarlık, İslami değerlerden referans alıyorsa…

Muhafazakarlar, içki yasasını gençleri alkolden korumak ve alkolizmle mücadele olarak savunuyor. Aksini söyleyenler, bu anlayışa göre alkolik ve günahkar damgasını yiyor. McCarthy’ciliğin içki versiyonu… Buyrun buradan yakın!

Pek çok iş insanı ve basın mensubu, hükümete hoş görünmek için ortalıkta içki içmiyor ve bu konudaki gerçek düşüncesini saklıyor. Ayranlar tokuşturulup iş bağlanırken kimse bu ikiyüzlülükten rahatsız olmuyor.

Bu mu alkolizmle mücadele? Alkolizmin ne mene bir bela olduğunu birinci derecede yakınlarımdan biliyorum. Bir alkoliği, böyle yasaklarla durdurmazsınız. Aksine, meyili olanı daha da kamçılayacak, kaçak içkiye yol verecek bir ortam hazırlarsınız. İçki, sadece çok parası olanın lüks mekanlarda ulaşabileceği bir “ayrıcalık” değil.

En acıklısı, yeme içme kültürüne, dolayısıyla kişinin seçim hakkına bu şekilde müdahale etmenin yarattığı despotik ortam. İster ayran içerim, ister rakı… Neyi nerede ve nasıl içeceğimi bana devlet empoze edemez.

Neredeyse ayrandan soğuyacağım yahu!

İÇKİ SORULARI

·      Yeni düzenlemeye göre alkolün reklamı hiçbir şekilde yapılmayacak. Batı dahil, pek çok ülkede alkolle ilgili reklam kısıtlamaları var. Ama hiçbirinde bu kadar katı değil. Peki neden hala Batı’dan örnekler veriliyor?

·      Taslakta “sunum izni” verilen yerlerde içkinin tüketilmesine izin veriyor. Acaba bu işten en çok menfaat sağlayacak olan kimler?

·      İçki satan, bunu dışarıdan görülecek şekilde yapamayacak. Anadolu’daki bayi, bakkal ve marketler, içkiye “pornografik ürün” muamelesi yapmak zorunda kalacak. Tezgah altından satılacak açık içkilere gün doğmayacak mı?

 

 

Brüksel havaları

                                                                                                                                                                     Gündelik hayatta Avrupalı olmakla Türkiyeli olmanın farkını, bence en iyi anlatan durum şu: Türkiye’den Avrupa’ya gelenler, trafik ışığı yeşil yansa bile karşıdan karşıya geçmekte tereddüt eder.

Yaya geçitlerinde arabalar zınk diye dursa bile “geçiş hakkı”nın bizde olduğunu kavramamız zaman alır. Çünkü ülkemizde yola adım atmak, kazayla randevulaşmak anlamına gelir.

Bu basit örnek, aslında Avrupa Birliği’yle olan gel-gitli ilişkimize dair bir şeyler anlatıyor. Hem AB’nin blokajları ve iki taraflı politikaları, hem Türkiye’nin isteksizliği ve duygusallık yüklü diplomasisi, ilişkileri iyice soğuttu.  Yayayla arabanın karşılaştığı an gibi, kim önce ve nasıl hareket edecek, beklemedeyiz…

Lobi dünyası

AB’nin başkenti Brüksel’e, Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü sorunlarını konuşmaya gittik… Friedrich Ebert Vakfı’nın düzenlediği bu programda, AB ve AP bürokratlarıyla görüşürken doğal olarak gündemdeki meseleleri bolca tartışma fırsatını bulduk.

Uzmanlık alanı Türkiye olan bazı siyasetçilerde şunu fark ettim: Neredeyse bizden fazla Türkiye “gerçeği”ni bildiklerine inanıyorlar. Zira farklı kesimlerle alışveriş halindeler, basını takip ediyorlar ve sık sık Türkiye’yi ziyaret ediyorlar. Ancak bu temaslar, belirli yüzler ve çevrelerle kısıtlı kalabiliyor.

Brüksel’de yoğun bir lobi faaliyeti söz konusu. Eğer oyunun nasıl oynandığını biliyorsanız, derdinizi anlatabilirsiniz. Ama Kılıçdaroğlu-Swoboda gerginliğinde olduğu gibi, Avrupa diplomasisi değil Türkiye siyasetine yönelik hareket ederseniz, kimse sizi dinlemiyor. 

Diplomasiye yakışmıyor

AB-Türkiye ilişkileri konusunda en samimi yorumu, Avrupa Parlamentosu’nun Sosyal Demokrat vekili İsmail Ertuğ yaptı. “Türkiye AB üyeliği için olursa olur olmazsa olmaz tavrı takındı. Oysa elinde geri kabul anlaşması, Ankara protokolü, Gümrük Birliği gibi kozlar var” diyen Ertuğ, Türkiye’nin o kadar aciz olmadığını ve  “Paşa paşa gelecekler” tavrının diplomasiye hiç yakışmadığını söylüyor.

Diğer Avrupalı siyasetçilerden de duyduğumuz gibi, herşey Kıbrıs sorununda kilitleniyor: “Bu konuda hiçbir lobi görmedik. Türkiye istekli olsaydı son üç yılda atılabilecek çok adım vardı. AB ihmal edildi. Bazı arkadaşlar çok katı konuşuyor, AB kapılarını kapattı diye. Bu da yanlış.”

Ertuğ’a, Türk insanının AB konusunda duygusal olduğunu hatırlatınca cevabı net: “O zaman AB’ye hazır değilsiniz.”

Basın ve ifade özgürlüğü konusunda konuştuklarımız, bir başka yazıya…

 

BARIŞ SÜRECİNE BRÜKSEL BAKIŞI

AB’nin önemli aktörleri, Türkiye’deki tartışma konuları hakkında ne söylüyor? Ortak söylem,  sürecin başlamasından duyulan memnuniyet…

BARIŞ SÜRECİ

Avrupa Komisyonu Türkiye masası şefi Jean Christophe Filori: “Başbakan’ın ciddi çabasını, kararlılığını takdir ediyoruz. Ancak neler konusunda anlaşıldığını sormak bize düşmez”.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre: “Umarım barış süreci Türkiye için daha fazla demokrasi ve özgürlük getirir. AKP son derecede içten ve kararlı bir şekilde süreci yürütüyor.”

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Üyesi, AP’de liberallerin sözcüsü Andrew Duff: “Korkarım BDP bu süreçte Öcalan ve Erdoğan arasında bir pazarlığa kurban gitti. Sürecin bir parçası olarak Erdoğan’a referandumda destek verecekler. Bunun sonucu, son derecede güçlü bir başkanlıkla daha da merkezi bir sistemin kurulması.”

BAŞKANLIK SİSTEMİ:

Filori: “Biz tek bir modeli empoze edemeyiz . İster federal devlet olur, ister monarşi. Önemli olan kuvvetler ayrılığının olması, AB standartlarının uygulanması.”

Flautre: “Bir Fransız olarak eleştiririm, Avrupa siyasetçisi olarak eleştiremem. Şahsen başkanlık sisteminden yana değilim. Yeni Anayasa çalışmalarından vazgeçilemez. “

YARGI

Türkiye raportörü, AP Hıristiyan Demokratlar üyesi Ria Oomen Rutjen: “HSYK gayet iyi işliyor. Beni endişelendiren, yeni bir reformla tekrar değiştirilmeye kalkılması. Adalet bakanlığı iyi çalışıyor. Ama hakimler bazen siyasi kararlar alabiliyor.”

Flautre: “Yargıyla ilgili ciddi sorunlar var. Tüm sorumluluk hükümette değil. Pınar Selek davası mesela, yıllardır sürüyor…” 

Beyaz adam kendi çocuğunu düşünüyor

Ilısu barajı mücadelesine Amazon desteği. Belo Monte barajı nedeniyle yok olma tehdidi altındaki Kayapoların kabile şefi Megaron Txucarramae ve kızı Mayalu, Milliyet’e özel röportaj verdi

Xingu (Şingu), Amazonlar’ın en bereketli ve en büyük ırmaklarından. Brezilya’nın kutsal ırmağı, labirent gibi kanallar oluşturarak devasa bir göle dökülüyor.

Şingu havzasında 18 farklı etnik grup yaşıyor.  Brezilya hükümeti, 1950’lerde resmen “tanıdığı” yerel halkı, baraj projesiyle yerinden ediyor. Eğer ırmağın üzerinde planlanan Belo Monte barajı hayata geçerse, onbinler yerlerinden, yurtlarından olacak…

“İyi de Amazonlar’la Türkiye’nin ne alakası var?” diyeceksiniz. Doğa Derneği, dünyada nehirler için ortak mücadele veren 15 sivil toplum örgütüyle biraraya geldi. Ve “Damocracy” kampanyası doğdu. Zira Belo Monte ve Ilısu barajının arkasında aynı Avusturyalı şirket var: Andritz.

SAYGI GÖSTERMİYORLAR

Amazonlar’dan Hasankeyf’e destek için Türkiye’ye gelen Kayapo kabile şefi Megaron Txucarramae ve kızı Mayalu, bugün yapılacak Dünya Nehirler Konferansı’na katılmak üzere İstanbul’da.

·      Hoşgeldiniz… Yüzyıllardır Şingu’da yaşıyorsunuz. Baraj planı hayatınızı nasıl değiştirdi?

Beyaz insan gelmeden önce çok rahat yaşamımız vardı. Fakat baraj yapımı 618 km2’lik bir alanı etkileyecek. Burada pek çok farklı kabile yaşıyor ve onların nereye gideceği belli değil. Çevrede bu ırmağın balıklarıyla, hayvanlarıyla yaşayanlar da etkilenecek.

·      Belo Monte barajı onbinlerce insanı yerinden edecek… Yağmur ormanları katledilecek… Peki Brezilya hükümeti nasıl bunları görmezden geliyor?

Biz 1988’den beri mücadele veriyoruz… Baraj ilk yapılmaya başlandığında devlet, adını “kararo” koydu. Bu, Kayapolar’ın savaş çığlığı anlamına geliyordu. Kayapolar karşı çıkınca ismini değiştirdiler.

Uluslararası baskı ve yerel halkın ayaklanması sebebiyle baraj inşaatı durdu. Lula hükümetiyle beraber yeniden bu inşaat konusu gündeme geldi. Yine mücadele ediyoruz. Ama saygı göstermiyorlar. Hükümet “baraj yerel halkı etkilemeyecek” diyor.

* Temiz enerji diyorlardır…

Acı çekecek olanlar bizleriz! Hükümete göre tabii temiz enerji.

·      Uluslararası destek hükümeti etkiliyor mu?

Çok önemli uluslararası destek… Bizim hükümet dinliyor mu emin değilim. Ama saygı göstermeli. Bize saygı göstermiyor ama, onlara göstermek durumunda. Hiçbirimizin yaşam hakkına saygı gösterilmiyor. Ne zaman ki uluslararası destek oluyor, hükümet o zaman dinliyor.

İŞGAL ETTİK, İNŞAAT DURDU

·      Peki Belo Monte inşaatı ne aşamada? 

Geçen senenin başında yeniden başladı. En son 10 gün önce yerli halklar toplanıp işgal ettik. İnşaat durdu.

* Ya durdurulamazsa… Halkınızı nasıl bir gelecek bekliyor?

Yerel halklar için iyi bir gelecek beklemiyor. Zorluklara direnmek zorunda kalacağız. Avcılıkla, ormandaki hayvanlarla yaşıyoruz. Bir kısmı zaten su altında kalacak… Beyaz adam zaten topraklarımızı işgal etti. 

· Dicle ile Şingu, apayrı coğrafyalar, apayrı kültürlere ev sahipliği yapıyor… Ama kaderiniz benziyor.

Hasankeyf’te yaşananlar, bizim yaşadıklarımızla tıpatıp aynı. Burada da hükümet kimseyi dinlemiyor. Saygı göstermiyor. Hikayeyi, tarihi, halkı yok sayıyor…

HEP KENDİ CEPLERİ

* Hasankeyf için mesajınız var mı?

Eğer direnmezlerse, hem tarih, hem kültür, hem bellekleri, hepsi kaybolacak. Asla o umudu, inancı, bırakmamalıyız. Hükümet sadece kendi çocuklarını düşünüyor. Kendi cebine girecek olan parayı düşünüyor, başka hiçbir şey umurunda değil.

* İstanbul’daki konferansa katılmanızın amacı ne?

Mesajımızı ve sorunlarımızı iletmek. Bilinçlenmesini istiyoruz, sorunlarımıza dikkat çekmek istiyoruz. Türk insanının bizim mücadelemize destek vermesi çok önemli.

* İstanbul’a ilk kez geldiniz. Bu kadar büyük bir şehirdeki yaşama bakınca ne görüyorsunuz?

Doğada yaşayanla büyük bir farklılık var şehir insanı arasında. İş peşinde koşturmak, para peşinde koşturmak durumunda… Biz de hayvanın peşinden koşturuyoruz, yemek için. Farklı hayatlar yaşıyoruz ama hepimizin derdi aynı, yemek peşinde koşuyoruz. Burada paranız yoksa, yemek yok. Bizde balık yoksa yemek yok! Şehirli insan daha fazlasını istiyor hep. Biz, bize gerektiği kadarını istiyoruz. 

ILISU VE BELO MONTE

·      Dicle nehrine yapılacak llısu barajı, 12 bin yıllık tarihe sahip Hasankeyf’le birlikte 310 kilometrekarelik bir alanı suyla boğarak, üzerinde yaşayan birçok canlı ile birlikte yok edecek. 35 bin insan evlerini, toprağını terk edecek.

·      Amazon ormanlarının kalbine yapılması planlanan Belo Monte barajı ise 688 kilometre karelik yağmur ormanını sular altında bırakacak. Yaklaşık 40 bin kişi yerinden ve ekmeğinden olacak.

Büyük barajların durdurulması için dünya kamuoyunu harekete geçirmeyi hedefleyen “DAMOCRACY” belgeseli barajların doğa, kültür ve insanlar üzerindeki etkisine dikkat çekiyor. Belgeselde Hasankeyf ve Şingu halkının mücadelesi anlatılıyor. İlginenler bu adresten belgeseli seyredebilir.

HANNES SWOBODA: Kılıçdaroğlu karar vermeli, Erdoğan’ın stratejisi eksik

Sosyalistler’in AP sözcüsü, Türkiye eski raportörü Hannes Swoboda, hem CHP hem AKP’nin politikalarını eleştirdi…

 Mehveş Evin-Brüksel

Hannes Swoboda, Avrupa Parlamentosu’ndaki ofisinde bizi kabul ettiği sıralarda Türkiye’de henüz “haber” yayılmamıştı… Friedrich Ebert Derneği’nin davetlisi olarak beş gazeteciyle bulunduğumuz Brüksel gezisinde “CHP krizi” patlak verdi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, AP’de Sosyalistler’in grubunda bir basın toplantısı yapmıştı… Ne olduysa, AP’de Sosyal Demokratlar Birliği’nin grup başkanı ve eski Türkiye rapörtörü Swoboda ile birlikte yaptıkları açıklamadan sonra oldu. Swoboda gitti, Kılıçdaroğlu soru-cevap bölümünde Türk gazetecilerle baş başa kaldı. Ancak Kılıçdaroğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Esad ile Başbakan Erdoğan’ın arasında fark olmadığını söylemesi üzerine bu uyumlu hava bozuluverdi…

Sosyalistler’in dediğine göre Swoboda, Kılıçdaroğlu ile yayınlayacağı ortak metinde bir takım değişiklikler yaptı. CHP ekibi bu değişiklikleri kabul etti. Ama son anda CHP ekibinden “deklarasyonu bu şekilde kabul edemeyiz” itirazı gelince… Swoboda sinirlendi ve Kılıçdaroğlu ile yapacağı özel görüşmeyi iptal etmekle kalmadı, sert açıklamalar yaptı.

“CHP karar vermeli” 

Tüm bunlar olurken biz Swoboda ile barış sürecini, ifade özgürlüğü sorunlarını ve hükümetin politikalarını konuşuyorduk.

Swoboda sadece Kılıçdaroğlu değil, Başbakan hakkında da eleştirilerde bulundu.

CHP ile ilgili hayal kırıklığı yaşadığını söyleyen Swoboda, bize şöyle konuştu: “Eğer Kılıçdaroğlu iyi bir lider olmak istiyorsa pozisyonunu net olarak belirlemeli… Politikasındaki belirsizlikler, aynı zamanda zayıflığı. Eğer CHP, Avrupa’daki Sosyal Demokratlarla ortak olmak istiyorsa, Kürt sorunu, demokrasi, askeri vesayetin azaltılması konusunda net olmalı. CHP karar vermeli. Sosyal Enternasyonel’in parçası olmak başka, ama bizimle ortak olmak başka.”

Bu dili kabul edemeyiz

Erdoğan’la Esad benzetmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Swoboda, “Kılıçdaroğlu’na da söyledim: Bu dille, Erdoğan’dan farkını anlatamaz. Erdoğan benim ortağım değil, ancak ona saygı, seçilen bir lider olarak saygı göstermek durumundayım.”

Swoboda ayrıca, Kürt sorununun çözümünde Kılıçdaroğlu’nun ön safta olması gerektiğini belirtti: “Yeni Anayasa’yı isteyenin CHP olması gerekirdi…. Kılıçdaroğlu’na söyledim; seni zor durumda bırakan çevrendeki insanlardan kurtul. Ulusalcı ve agresif tarzdaki insanlardan kurtul. Erdoğan’ın da saldırgan bir tarzı var ama ona aynı pozisyondan seslenmemeli.”

Erdoğan’ın hareket tarzı belirsiz

Swoboda, Erdoğan’ın Suriye politikasıyla ilgili şunları söyledi:

“Başbakan’ın eleştirilere tahammül edememesi kabul edilemez. Suriye’deki durum göründüğünden karışık. El Kaide de devrede.”

Erdoğan’ın politikalarıyla ilgili endişelerini de dile getirdi: “Demokratikleşme yolu kolay değil, hatalar her zaman yapılır. Erdoğan’ın güçlü bir liderliği var. Ancak demokratik gelişmeler konusunda bir dur, bir kalk… Veya bir yukarı, bir aşağıya şeklinde seyreden bir tarzı var. Gelişmenin olduğu her sefer, hemen bir engel çıkıyor. Reformları sürdürmekte yeterince cesaret göremiyorum. “

Kadın hakları, kürtaj meselesi, sivil haklar gibi konularda Erdoğan’ın ve AKP’nin hareket tarzını ise “çoğunlukla belirsiz” olarak yorumluyor:

“Strateji eksikliği var Erdoğan’da. Hükümet, ekonomik büyümenin yeterli olduğunu, bir parça otoriter-dini karışımı yönetim tarzıyla Arap dünyasına örnek olma düşünüyor. Eğer istediği buysa bunu kabul etmek zorundayız. Fakat bunun AB ile olan mesafeyi azaltmayacağı ortada. ”

SÜREÇ ŞEFFAF OLMALI

BARIŞ SÜRECİ: -Türkiye’nin tek çaresi bu sorunu çözmekti. Tabii ki zaman gerekecek. Keşke süreç daha önce başlasaydı, bu kadar zaman kaybedilmeseydi. Sürecin daha şeffaf olmasını isterdim. Sansürle, gizlilikle olmaz.

- Hala pek çok gazeteci, akademisyen, öğrenci, PKK ile bağlantılı oldukları iddiasıyla hapiste. Hükümet yeni bir başlangıç yapacaksa bunu açıkca belirtmeli.

AB İLİŞKİLERİ: -Hükümet AB’nin önerileri doğrultusunda davranmakta isteksiz. AB meselesi önemini kaybetti. Bizim de yeni başlıklar açmamız lazım. Kıbrıs’la ilgili atılacak küçük bir adım bile sürecin hızlanmasına yardımcısı olabilir. 

- Türkiye, AB için çok önemli.  Enerji alanında, Asya, Karadeniz ve Ortadoğu ile ilişkiler açısından… Pek çok konuda önemli bir rol üstlenebilir. Şunu da düşünmek lazım: Türkiye, Avrupa olmadan bu alanda başarılı olabilir mi?

 

 

Tags: haberler

İçkili mekanların ölüm fermanı

Sosyal mühendislik harekatı tam gaz sürüyor. AKP’nin Meclis’e sunduğu yeni “içki taslağı” hayata geçerse, ne Nevizade, ne Kadıköy, ne Bodrum kalacak… Bırakın vatandaşı, turiste bile içki zul olacak

Alkollü içki satışı ve reklamıyla ilgili AKP’nin hazırladığı son “torba kanun”  onaylanırsa neler olacak? Yeni kurallar 18 yaş altındakilerin korunmasını ve halkın sağlığını gözetmeyi mi hedefliyor… Yoksa yaşam tarzına bariz müdahale mi?

Turistin bile içkisine karışan, adil ticaret ilkelerini çiğneyen bu zihniyete karşı bakalım içki üreten firmalar, esnaf ve turizmciler ortak bir tavır alma cesaretini gösterecek mi? Eğer bunu yapamazlarsa, kapılarını kapatıp başka bir iş yapmaları gerekecek.

Hukukçulara göre AKP’nin yeni taslağı, alkollü içki ruhsatı olan her türlü işletmenin yüzde 60 ila 70’ini etkileyecek. Oteller, restoranlar, büfeler ve marketlerin ruhsatları iptal edilecek. Daha da ötesi, ruhsatı olan yerlerde içki içmek isteyenler “gözlerden ırak” köşelerde bu “günahı” işlemek zorunda kalacaklar!

Evet, sadece Türkiye vatandaşları değil, turistler de alkol karşıtı harekattan payını alacak! Çünkü turizm teşvik belgesine sahip olan, Turizm bakanlığından ruhsat alan oteller de dahil olmak üzere, 100 metre yakınında bir eğitim kurumu bulunan satış noktası ve restoranlarda içki satılamayacak.

Çiçek Pasajı kapanır mı?

Bunun nedenini, alkol firmalarının avukatları şöyle açıklıyor: “Hazırlanan kanun teklifinde hiçbir ayırım yapılmadan , ‘ibadethaneler ile her türlü eğitim ve öğretim faaliyetinin icra edileceği tesisler’ denildiği için, 100 metre yakınında sürücü kursu olan bir turistik tesis, içkili restoran, otel, bakkal ya da marketin alkollü içki satış ruhsatı iptal edilebilir.”

Eğitim-öğretim faaliyeti başlığı altında mesleki kurslar, dil kursu veya sürücü kursu da giriyor… Madde böyle geçerse herhangi birinin 100 metre yakınında hiçbir şekilde şişeyle yada kadehle içki satılamayacak.

Şöyle bir düşünün: İstiklal Caddesi’nde Çiçek Pasajı, Asmalı Mescit ve Nevizade’nin sonu demek bu. Zira hepsinin yakınında “eğitim amaçlı” kurslar veriliyor! Çiçek Pasajı, karşısında Galatasaray Lisesi olduğu için kapanacak…

Benzer durum, Sultanahmet’ten Galata Kulesi civarına, Kumkapı’dan Kadıköy’e, İstanbul’da yenilip içilen her turistik alan için geçerli. Bodrum, Çeşme ve Antalya da bu yasadan nasibini alacak… Anadolu’da lokallerin, cemiyetlerin, lokantaların ne yapacağını artık siz hesaplayın.

 Kaç esnaf işinden olacak?

Malum, Başbakan Boğaza karşı içki içenlere alerjisini sık sık dile getiriyordu, son olarak “mili içkimiz ayran” diye buyurdu. Ancak bu taslağın milliyeti yok, çünkü turizmi fena halde baltalayacak. 

Oysa halihazırdaki yönetmeliğe göre açık içki satışı yapılan yerler için “ibadethane ve okullara 100 metre mesafede olma” kuralı zaten var. Ama yetmiyor.

Geçen ay Üsküdar Belediyesi, 100 metre yakınında ibadethane ve okul bulunan bakkal ve marketlerin perakende içki satış ruhsatlarını iptal etmek için karar aldı. Esnaf dava açtı. Ve mahkeme, Belediye Meclisi kararını yasaya aykırı buldu. Yeni uygulamayla bu tip davaların da önü tıkanıyor.

Taslağın Meclis’te bu şekilde kabul edilmeyeceğini düşünüyorum. Ama her zamanki gibi orasından burasından “değişiklik” yaparak yeni bir “içki düzenlemesi”nin hayata geçmesi mümkün. Tabii şimdi buna tepki gösterilmezse. 

 

ŞEHİRLERDE İÇKİ TOPTAN YASAKLANABİLİR

*  Vali, bir restorana veya bakkala ruhsat vermek istemezse buna itiraz hakkı bile yok. Valilik ve kaymakamlıklar isterse şehrin tamamında bile içki satışını yasaklayabilir. Çünkü teklifte ruhsatın hangi koşulda verileceği ya da hangi durumda iptal edileceğine ilişkin bir kriter de bulunmuyor. Ayrıca içki ruhsatı veren valinin vay haline!

* Beyoğlu, Nişantaşı, Tarabya veya Bodrum’da bir restorana girdiniz… Dışarıdaki masalarda –ki Beyoğlu’nda zaten masalar kaldırıldı- içki içmeye kalkarsanız cezanız 50 bin TL olacak! İçeride içmek isteyen biri, dışarıdan görünmemek için ya masanın altında oturacak… Ya da mekanlar siyah filmle camlarını kaplayacak!

* İçki satan bakkal, market ve büfeler de “içki markaları görünmesin” diye camlarını boyatmak zorunda kalacak.

* Alkollü içkinin reklamı tamamen yasaklanmaya gidiyor. Gazeteler, dergiler ve internet reklamları verilemeyecek. Hiçbir ticari etkinliğe sponsor olunamayacak. Bunun anlamı, içki firmalarının kültür sanat etkinliklerine destek olamamaları. Logosunu bile kullanamayacak. Dünyanın hiçbir ülkesinde toptan bir içki reklamı yasağı yok!

 

Bazılarına Reyhanlı daha yasak

Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünü konuşmak üzere Brüksel’deyim… Dört meslektaşımla birlikte AB parlamenterleri ve AB Komisyonu danışmanlarıyla bir araya gelip, tartışacağız.

Hapisteki gazetecilerden Fazıl Say davasına… Barış sürecinden medyanın yaşadığı zorluklara… Burhan Kuzu’nun “çöpe attığı” son AB raporundan ayrımcılık konularına, bir dizi başlık var önümüzde.

Buna bir de Reyhanlı için konulan yayın yasağı da eklendi. Ya da TRT ve Anadolu Ajansı hariç, uygulanan yayın yasağına mı demeliydim?

Zira Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, yalnızca Anadolu Ajansı ve TRT’ye yaralı vatandaşları ziyaret etme iznini vermiş…

Tek başına bu karar, hükümetin medyaya bakışını, basından ve dolayısıyla yönetmekten ne anladığını gayet net ortaya koyuyor.

 Meselenin sükûneti için!

 TRT ve AA’ya izin veriyorlar, çünkü onlara güveniyorlar. Devlete doğrudan bağlı bu kurumların, “hoşa gitmeyen” bir habere, görüntüye yer vermeyeceklerini biliyorlar. Rahatlıkla kontrol edebildikleri bir medyanın dışındaki bir medyayı da ya yok sayıyorlar, ya suçlu… Tıpkı askeri vesayet dönemi gibi.

Hüseyin Çelik’in yayın yasağıyla ilgili söyledikleri, tabloyu tamamlıyor: “Çok zaman gazeteciler kulis haberlerini, birbirlerinden duyduklarını, sokaktan geçen birinin anlattığını da haber atlatma endişesiyle haber yapabiliyorlar. Bu gibi olaylarda meselenin sükunetle götürülmesi için yayın yasağı gerekliydi.”

Oysa kulis haberleri de sokaktan geçen birinin (biz ona halk diyoruz) söyledikleri de haber olabilir! Tek kaynak, hükümet olursa asıl o zaman haberin tarafsızlığından, doğruluğundan şüphe edilir.

Haber alma özgürlüğü

Kaldı ki haber alma ve verme özgürlüğü, “meselenin sükunetle götürülmesi” gibi bir bahaneyle kısıtlanamaz. Eğer bu kafayla basın, dolayısıyla toplum “idare” edilirse her türlü haberde ilkeler çiğnenir.

Bir tecavüz davasında da “meseleyi sükunetle” götürmek için sansür yapabilirsiniz. Grevde de, yolsuzlukta da, ihale haberlerinde de…

Gazetecinin “birbirinden duyduğunu” yazmaması için önlem alma gerekçesine gelince, gerçekten nefessiz kaldım

Çelik, ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonraki yayın yasağını örnek gösteriyor. Eğer 11 Eylül’le Reyhanlı saldırısı arasında benzerlik varsa, vay halimize!

Peki Bush hükümetinin sansürü, bugün 11 Eylül hakkındaki gerçeklerin sorgulanmasını engelledi mi, engellemedi mi? Obama, saldırıyla ilgili tüm soruların cevaplandırıldığını söylüyor, peki buna dünya inandı mı?

Sahi, 11 Eylül’den başka örnek bulamadınız mı?

TWITTER’DAKİ HAİNLER!

*Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Reyhanlı saldırısı açıklamasında twitter’da, sosyal medyada yapılan bazı yorumları ve muhalif görüşleri, eylemi yapanlarla aynı kefeye koydu.

* Evet, Suriye konusunda provokasyon yapanlar var, hükümetin politikasını eleştiren de. Ancak Dışişleri Bakanı’nın kalkıp bu kişilere “katil” muamelesi yapması olacak iş mi?

* Suriyeli mültecileri katil gibi göstermek çok yanlış ve üzücü… Ama hükümetin kendine yönelik eleştirileri, hatta sözlü saldırıları katillerle bir tutması daha da yanlış.

400 bin mültecinin giriş yaptığı, sınırında korkunç bir savaşın cereyan ettiği herhangi bir ülkede… 50 kişinin öldüğü bir bombalı saldırı olursa elbette devlet politikası da sorgulanır. Sorumluluk almak, iktidar olmak, bunlarla baş edebilmeyi gerektirmez mi?

 

Tehlikeli eşik mi, hani?

Dünyadaki karbondioksit seviyesi, Cuma günü milyonda 400 parçacığa (400 ppm) ulaştı. Bu rekor bir rakam, çünkü iklim değişikliği için tehlike sınırını geçmiş sayılıyoruz

Bilim insanları, atmosferdeki karbondioksit miktarının oranı en fazla milyonda 350 parçacık olması gerektiğinde hemfikir. Bu, “geri dönülebilir” bir seviye. Geçen hafta itibariyle gezegenimiz 400 parçaçığa intikal etti.

İyi de bu ne demek? Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan,  ”Sadece son bir yüzyıl içerisinde, fosil yakıt bağımlılığı uygarlığın geliştiği iklim şartlarını değiştirdi… Bu değişim, bizim adaptasyon kapasitemizin çok daha üstünde bir güce sahip. İnsanlar bugünden iklim değişikliğinin etkileri sebebiyle sıkıntı çekmeye başladı” diyor. 

Nedir bunlar? Küçük ada ülkeleri sular altında kalacağı için insanlar göçe zorlanıyor… Tropik siklonlarda artışlar var, ekstrem hava olayları daha sık görülüyor. Bunların ekoloji, insan ve ekonomi üzerinde ciddi kayıplara neden olduğunu görüyoruz. Türkiye’deyse hem kuraklığın, hem sel baskınlarının artması gerçeğiyle karşı karşıyayız. 

Fakat hala devletler “büyümek” için karbon salımını azaltmak için yeterli önlemleri almıyor.   

Yılda %3.92 artırıyoruz

Atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı, her yıl yaklaşık 2 ppm artıyor. Bu oran, güvenli sınırın çok üzerinde. Karbondioksit miktarı milyonda 350 parçacığa inmezse iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler, önümüzdeki yıllarda daha da artarak devam edecek…

Türkiye, tüm Avrupa, Kuzey Amerika, Pasifik ülkeleri arasında iklim değişikliğine neden olan gaz salımları en hızlı artan ülke. Hatta bugün iklim tartışmalarının odağı olan Çin’den bile daha hızlı artış gösteriyoruz!

İklim uzmanı Önder Algedik, Yeşil Ekonomi’de Nisan ayında yayınlanan yazısında şöyle açıklıyor durumu: 

Yüzde.124’lük bir artış ile 422.2 Milyon Ton karbondiksit eşitine ulaşan Türkiye’nin 2011 yılı sera gazı envanteri, 1990 yılından bu yana salımların yıllık ortalama %3.92 arttığını ortaya koyuyor. 

2010 yılına göre ise %5.1’lik bir artış anlamına geliyor. Yani iklim değişikliği için atılması gereken adım ile Türkiye’nin yapması gereken arasındaki makas her geçen gün büyüyor.

Pek yakında: Felaket

Türkiye özelinde,  2012-2013 kışı günlük meteoroloji verilerinin aşırılıklara cereyan ettiği bir dönem oldu… Algedik, bugün yaşadıklarımızın 1990’lı yıllarda saldığımız sera gazlarının etkisi olduğunu belirtiyor: “Atmosfere salınan her karbondioksit molekülü, belli bir zaman sonra iklim değişikliğinde etkisini ortaya koyuyor.”

Yani daha felaketi kucaklamadık, temelini bugünden attık! Türkiye’nin sera gazı envanterini inceleyen yazara göre, yaklaşık 20 milyon ton karbondioksit eşdeğeri artışın en büyük kısmı (16.2 milyon ton) enerji kaynaklı… Bunun çoğu, doğalgaz ve kömüre bağlı. Ancak ulaşım (arabalar, uçaklar) da sera gazı salımını 3.4 milyon ton artırmış . İlginçtir, 3.4 milyon tonluk artışı, demir-çelik ve çimento sektörüne borçluyuz. Bu rakam, endüstri kaynaklı salımın toplamından büyük. Yaşasın inşaat!

Bilimin, teknolojinin ve evet, yaşamın değil de inşaatın, kirli enerjinin kutsandığı bir ülkede yaşıyoruz. İklim değişikliğiyle mücadele etmek ne mümkün?.. Çok değil, 5-10 yıl sonra yaşanacak felaketlerin tohumları, “gelişeceğiz” naralarıyla bugünden atılıyor. Haberiniz ola. 

KÖMÜRE YATIRIM SÜRÜYOR

•       Türkiye’de planlanan 50 kömürlü termik santral var ve bunlar hayata geçtiği takdirde Türkiye’nin karbon salımı %50 artacak. Kömür, dünya üzerindeki karbondioksit salımlarının %41’inden sorumlu ve iklim değişikliğine en çok neden olan enerji türü.

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali İhsan Bozkurt: “Türkiye’de çok fazla termik santral var. 100 megawat gücündeki bir termik santralin doğaya attığı kaç ton sülfürik asit ve kaç ton partikül olduğunu bilsek, o zaman nükleer enerjiden önce bu santrali konuşmamız gerektiğini görürüz.” (7 Mayıs) 

** Grafik, Yeşil Ekonomi dergisinden alınmıştır. 

*** http://yesilekonomi.com/kose-yazilari/onder-algedik/turkiyenin-iklim-envanteri-tarih-artik-bugundur

Alkole bitmeyen ayar

AKP, alkollü içki satışı ve tüketimini imkansız hale getirmek için elinden geleni ardına koymuyor. Malum, AKP Manisa Milletvekili Recai Berber, Meclis Başkanlığı’na yeni bir yasa teklifi sundu…

ABD’de alkolün satışı, üretimi ve taşınması 1920’den 1933’e kadar yasaktı. Bu dönem  mafyanın ve kaçak içki üretiminin patladığı yıllar oldu. Fotoğrafta içki üretimine el koyan Detroit polisi.

Eğer bu teklif kabul edilirse her türlü içki reklamı yasaklanacak. Bir içki markasının logosu herhangi bir yerde gözükemeyeceği gibi, şişenin üstüne -dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir uygulama- “içki sağlığa zararlıdır” yazısı konacak. İnternetten sipariş bile yasaklanacak.

İçki ruhsatı olan işletmelerde bile, “dışarıdan görülecek şekilde” içki servisi yapılamayacak. Türkçesi, açık havadaki, hatta pencereden gözüken tüm restoran, bar ve meyhanelerin kepengi indirmesi demek oluyor.

Uygulamayı sağlama almanın yolu da bulunmuş:  İçki satış ve tüketimine yönelik düzenlemeler, belediyelerden alınarak valilere verilecek. Bunun anlamı, alkolle ilgili her türlü denetim ve yetkinin doğrudan merkezi hükümette olması.

Zaman’ın örneği

Zaman gazetesi, taslağı savunan bir haberi dün birinci sayfasına koymuştu: “Dünya, gençleri alkolün zararından reklamı kısıtlayarak koruyor…”

Merak edip haberdeki örneklere baktım. İngiltere Alkol Araştırmaları Enstitüsü, “İçki fiyatları vergiler yoluyla yüzde 10 artırılsın. Satılan yerler haftada bir gün kapatılsın. Perakende satışa kısıtlamalar getirilsin” önerisinde bulunmuş.

Avrupa’dan verilen örneklerin tümü, daha yüksek vergilerin uygulanmasıyla ilgili. Bu konuda zaten dünya rekortmeniyiz.  Hürriyet yazarı Şükrü Kızılot, alkollü ÖTV’sinde Türkiye’nin dünya rekortmeni olduğunu yazdı: En yüksek verginin alındığı İsveç’in bile 3.3 katı! (Ekim 2012)

Hiçbir ülkede, “dışarıdan görülecek şekilde içki içilmeyecek” gibi fetvalar söz konusu değil. Öyleyse neden bu kandırmaca?  

1920’lerin Amerika’sı

Zaman gazetesi veya hükümet, alkol uygulamalarıyla ilgili illa bir benzetme yapacaksa, Avrupa değil İslam ülkeleriyle karşılaştırma yapmalı. Bizdeki alkol tüketimine kıyasla vergilendirme, denetim ve pazarlama kanunları, Avrupa ülkelerinden çok daha sıkı.

Evet, fazla alkolün zararları anlatılmalı, 18 yaş altındakilerin kolay ulaşamaması için önlem alınmalı. Ama böyle değil! Daha fazla kısıtlamak, yasaklamak, zam yapmak, vatandaşın özgür iradesini hiçe saymak anlamına gelir.

En kötüsü, bu tip yasakların aslında alkolü daha da cazip hale getirmesi… Alkol tüketimini yeraltına indirecek, kaçak içki imalatını artıracak uygulamalarla 1920’lerin Amerika’sına mı dönmek istiyoruz?

ALKOLDE İNGİLTERE

·         Avrupa’da yıllık kişi başına alkol tüketimi 10 litreyken, bizde 1.5 litre. Özellikle İngiltere, 18 yaş altında alkol tüketimini kısıtlamak için çaba harcıyor.

·         İngiltere’de alkolle ilgili yasalar kısaca şöyle: 18 yaşındakilerin altındakilere içki satılamaz. 16-17 yaşındaki çocuklar,  alkol ruhsatlı yerlerde velilerin yanında olduğu sürece içebilir. (Bizde velisinin eşlik ettiği yerde bile 18 yaş altı çocukların bırakın içmesi, bulunması yasak!)

-          İngiltere’deki  alkol promosyonu ve reklamıyla ilgili yasalardan örnek: Pazarlama, sosyal olarak sorumluluk bilinciyle yapılmalı. Alkol tüketimi özendirici olmamalı. Alkolün cinsel gücü artıracağı, yalnızlık veya sıkıntılara çare olacağı şeklinde reklamı yapılmamalı. Daha fazla alkol tüketimine yol açacak promosyonlar verilmemeli… Bütün bu kurallar ve fazlası zaten bizde var.