Ölümcül enerji

Bir kız çocuğu, elinde poşetiyle duvarın dibine, dizlerinin üzerine çökmüş. Kulağından kan akıyor. Yanındaki kadın, muhtemelen annesi, hareketsiz yatıyor. İkisi de ölmüş.

Elinde beyaz bayrak tutan yaşlı kadını tekerlekli sandalyeyle uzaklaştırmaya çalışan bir genç. Acaba bugün hayatta kalmayı başarabildi mi?

Bir başka fotoğrafta, bir kız çocuğunun eline gazlı kalem verilmiş, füzelerin üzerine “İsrail’den sevgilerle” yazıyor…

Bu nasıl bir nefret, nasıl bir düşmanlıktır?

İsrail, Gazze’de çocukları, kadınları, hastaneleri, ambülansları, yoğun bakım üniteleri, camileri, stadyumları bombalıyor.

Dün Filistin’de ölü sayısı 600’e yaklaştı. Çoğu kadın ve çocuk. 100 bin insan evini terk etti.  İsrail’deyse 27’si asker 29 kişi öldü.

HERKESLE “PAPAZ”

Peki bu şiddet ve vahşete şahit olup kurtulabilenler yarın nasıl bakacak dünyaya? İsrail’le barışmaları mümkün mü? Hayır. Bir nesil daha nefretle, intikam ateşiyle beslenerek büyüyecek.   

Zaten coğrafya hep kanamalı, hep şiddetle iç içe… Beceriksiz liderler bir türlü başaramadı barışı.

Baksanıza; BM’nin “acil ateşkes” çağrısını takan yok. Öte yandan John Kerry, Gazze’ye 47 milyon dolar “insani yardım” gönderecekmiş. Kötü bir şaka olsa gerek! İnsanlar sapır sapır ölüyor, ne parası, ne yardımı?

Bu arada BM Genel Sekreteri, Mısırlı yetkililer ve Kerry ile ateşkesi sağlamak için bir araya gelirken, Türkiye hükümeti dışlanıyor. Zira Ortadoğu’da birkaç Arap ülkesi haricinde herkesle papazız!

Ayrıca İsrail’le ilgili kullanılan uslüp, devlet adamlarından ziyade kahvehane delikanlılarınınkine benziyor. Ancak küçücük çocuklar öldürülürken bu dili kullanmak marifet değil. Hitler göndermeleri, hiçbir şeyi çözmediği gibi zarar veriyor.

GEZİ İSRAİL’E BAĞLANDI

Gazze bombardıman altında. Fotoğraf: Sameh Rahmi/NurPhoto/REX 

Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasında, Mısır’da Mursi’nin Filistin’e sahip çıkmasının darbeyle sonuçlandığını… Tahrir gibi Gezi’deki protestolarını da hükümetin Filistin davasındaki duruşuna bağlamayı başardı. Tabii Pennsylvania’ya da!

Oysa Mısır’daki darbenin tam bir fiyasko olduğu, sadece Müslüman Kardeşler’i değil sokaktaki muhalifleri de ezip geçtiği ve demokratikleşme çabalarını boşa çıkardığını herkes biliyor.

Ancak Gazze’deki vahşetin izlerini Gezi’de ve Gülen cemaatinde sürmeye çalışmak, hem Ortadoğu’yu bilmemek, hem de iç politika hesaplarını dünya işlerine karıştırmak anlamına geliyor.

Ne kadar acı… Ölümleri durdurmak için çaba harcamak varken bir kez daha üç-beş oy uğruna düşmanlıklar kışkırtılıyor.

Keşke meydanlarda ve konuşmalarda harcanan enerji, sivillerin hayatını korumak için kullanılsa.    

 

Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa (*)

Öğlen güneşi tepemizde. Kadıköy cayır cayır. Her renk ve yaştan kadın toplanmış, “Kadınlar sokağa, özgürleşmeye” diye slogan atarak yürüyor.

Alkışlar, ıslıklar, düdükler gırla…

Rojava ve Filistinli kadınlar da döviz ve sloganlarla anılıyor.

Etrafıma bakıyorum. Kadın-erkek, muhabirler çalışıyor. Ama “kadın konusunda duyarlı” yazar veya ünlü sima filan göremiyorum!

İş kendi reklamlarına, şiddete karşı “dayak makyajı” yaptırıp fotoğraf çektirmeye gelince varlar…

Fakat sokakta yoklar.

Pazar Pazar denizde, tatilde veya gölgede kalmak tabii ki daha çekici!

Üzgünüm, kadın cinayetlerini oturduğunuz köşeden protesto etmekle olmuyor.

Cinayetleri manşete taşımak yetmiyor.

Medya ortak tavır almadan, “artık yeter” demeden, cinsiyetçi dilden kurtulmadan, şiddet dalgasının daha da yayılmasına neden oluyor.

MECLİS ACİL TOPLANSIN

72 kadın örgütünün çağrısıyla, dün farklı illerde binlerce kadın toplandı. Ve Meclis’in kadın katliamlarıyla ilgili acil toplanması talebinde bulundu.

Nasıl ki vekiller, Filistin için ortak bildiri yayınlayabiliyor…

Aynı hassasiyeti Türkiye’de artık bir cinskırım (femicide) halini alan durum için de gösterebilirler. 

Hükümet, defalarca verilen soru önergelerine, taleplere rağmen kaç kadının, nasıl öldürüldüğünü bir türlü cevaplamıyor.

Oysa konu paraya gelince sayılarla konuşmayı…

Müslümanlığa gelince sahip çıkmayı çok iyi biliyorlar.

Gazeteci Ayşe Önal, “AKP istese kadın cinayetlerini bir günde durdururdu” demiş (Diken).

Haksız mı?

ETKİSİZ ELEMANLAR

Eş seçiminde seçici olmayın”, “her kürtaj bir Uludere’dir” ve “kadınla erkek eşit değildir” diyebilen bir Başbakan yönetiyor ülkeyi.

Sadece bu üç cümleyi yan yana koyunca kadınların neden korunmadığını… Yasalar çıkartılsa bile neden hala katlediklerini ve katillerin cezalandırılmadığını zaten anlıyorsunuz.

“Ailemizin Bakanı” etkisiz eleman, diğer tüm bakanlar gibi. Söylenen sözlerin, alınan önlemlerin hiçbir ciddiyeti yok.

İktidar sahipleri, kadın özgürleşmeden bir toplumun özgürleşemeyeceğini gayet iyi biliyor.

Bu nedenle masum, savunmasız kadınların, bazen çocuklarının gözü önünde öldürülmesine ses çıkarmıyorlar. Analar üzerinde siyaset yapmaya gelince varlar!

Toplumu şizofreniye, ayrılığa, nefrete teşvik ederken verdikleri zararın bilincindeler. Umurları değil.

Vicdanları yok, insan haklarına saygıları yok, iddia ettikleri gibi “Allah korkuları” hiç yok…

(*) Protestodan bir slogan.

MİNİ DE GİYERİM ÖRTÜ DE TAKARIM! 

-       Kadın katliamlarına karşı yürüyen kadınların kimi şortlu, kimi şalvarlı, kimi beyaz yazmalı. Türbanlı birkaç kadın da var.

-       “Mini etek de giyerim başörtüsü de takarım”- Sana ne! diye tempo tutuyor, “Kadın cinayetleri politiktir” diyorlar… “Jin jiyan azadi” diye hep birlikte haykırıyorlar.

-       Yoldan geçen otobüsün şoförleri ve yolcular, şaşkınlıkla bu renk dalgasını izliyor. Kimi zafer işareti yaparak, kimi alkışlayarak destekliyor. Halkın bir bölümü ise kaldırımda durup sessizce izliyor.

 

Din ve milliyet adına hep vahşet

Devletler, siyasetçiler ve kurumlar, yakın geçmişteki dünya savaşlarından sanki hiç ders almamış gibi…

Demokrasi kültürü ve insan haklarının onca ilerlemesine… Savaşın acı ve kayıplarının, doğuracağı sonuçların gayet iyi bilinmesine rağmen, 21. Yüzyıl’ın başında yine kan ve gözyaşı bataklığında yüzüyoruz.

Sinemada görsek insanlığımızdan utanacağımız dramlar, baskılar, şiddet ve vahşet her an yaşanıyor. Aferin bize!

Plajda oynarken İsrail ordusunun vurduğu çocukların kardeşleri… Ve “çocuklar ağlamasın” yalanı… (Foto: Reuters)

Şakası yok: Avrupa, Ukrayna-Rusya çatışması yüzünden savaşın eşiğinde. Önceki gün Rus tipi bir füzeyle yolcu uçağı düşürüldü, 298 sivil öldü.

Ortadoğu malum, her daim kan gölü… Ancak Suriye savaşının patlak vermesi, bölgeye yayılması ve İsrail’in Gazze’ye yaptığı son saldırılarla işler çığrından çıktı.

Üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesinden sonra İsrail, havadan-karadan Filistin’e saldırıyor.

ONYILLARCA ETKİLEYECEK

Dokuz günlük çeteleye göre büyük çoğunluğu sivil, 258 Filistinli ve 1 İsrail askeri öldürüldü.

Çoluk çocuk demeden yapılan saldırılara tepkiler, bir kez daha dine, ırka, siyasete, çıkarlara göre veriliyor.

Zaten bütün felaketlerin yaşanmasının sebebi bu değil mi?

İnsan evladı, bilim ve düşüncede geldiği noktayı tartışacağına, çocukları için iyi bir gelecek inşa edeceğine birbirini din-iman-milliyet adına öldürmekle meşgul! 

Siyasilerin aldıkları tavırsa tüm halkları sadece bugün değil, onyıllarca etkileyecek.   

İsrail devletinin suç ve hataları, bir kez daha Yahudi düşmanlığını körüklüyor.

Tıpkı radikal İslamcıların yaptığı barbarlıkların, tüm Müslümanlara mal edilmesi gibi.

HASARSIZ ÇIKAMAYIZ

Hong Kong’tan Cape Town’a, Gazze’ye yönelik İsrail saldırısı protesto ediliyor. 

Otoriter devletlerin liderleri, sırf kendi güçlerini korumak ve iktidarda kalabilmek adına, akıl almaz kışkırtmalara başvuruyor.

Buna bir de beyinsiz, nefret dolu yayınları ve kurumları eklediniz mi felaketin etkisi misliyle artıyor.

Misal; İsrail’in Filistin saldırısı yüzünden Türkiyeli Yahudiler hedef tahtasına oturtuluyor. İnsaf!

Önyargılar, küçük hesaplar ve cehaletten çok çektik.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, sadece iç siyasetteki dengeler açısından değil, kıyısında durulan büyük savaşlar nedeniyle çok önemli.

Tek dileğimiz, akıl-izan sahibi, barış için çaba harcayan, iletişimi şiddet ve ayrımcılık üzerinden kurmayan yönetenlerimizin olması.

Yoksa 21. Yüzyılın kanlı başlangıcından hiçbirimiz hasarsız çıkamayacağız.

İstanbul-Ayasofya’da İsrail protestosu. Dün sabaha karşı İsrail konsolosluğunun önünde konuşan İHH Başkanı Bülent Yıldırım: “İsrail konsolosluğu kapatılmazsa halk kapatır”

YAHUDİ DÜŞMANLIĞI YAPANLARA ÇAĞRI 

- Kendine dindar diyen kardeşim… Yıllarca “İslamofobi”den çekmedin mi? İnancın veya etnik kimliğin yüzünden dışlanmaktan, ezilmekten şikayet etmedin mi? Batı’da Müslümanların topyekun “köktenci” muamelesi görmesi hak mıydı?

- Değildi… Öyleyse İsrail devletinin savaş suçlarından yola çıkıp antisemitizme sarılamazsın. Kendi vatandaşlarına düşmanlık yapamazsın.

- En basitinden kendi tarihine bakıp biraz utan. Önce devlet politikalarıyla bir yüzleş, sonra “masum halkların” katledilmesini lanetle. Lanetlerken de ırkına, inanışına, yaşam biçimine göre pozisyon alma.

- 1915’ten sonra bu topraklardan Ermenilerin nasıl silinip atıldığını…  Alevilerin nasıl canlı canlı yakıldığını ve bugün dahi sokakta kurşunlandığını…Kürtlerin özellikle son 30 yılda nasıl bir devlet zulmü altında yaşadığını bir düşün!

-İnsan hakları ihlalleri yüzünden AİHM’de kaç kez tazminat ödemeye mahkum edildin? Sadece Roboski’yi hatırla, yeter…  

 

 

Aile değil, alenen Erkek Bakanlığı!

Cumhurbaşkanlığı yarışıyla kendinden geçmiş ülkede, kadınların her gün katledilmesi gündem teşkil etmiyor.

Diyeceksiniz ki, Ortadoğu’da dehşet saçan cihatçı örgüt, ikisi bebek, 49 vatandaşımızı kaçırmış, ama o da gündemde yok…

En azından Başbakan, din ve imandan bahsederek IŞİD’den ricacı oluyor. O da birşeydir!

Ama kadınlar, hükümetin ve haşmetlilerin gündeminde hiç yok. Zaten neredeyse her gün, eşleri-sevgilileri-babaları-kardeşleri, hatta oğulları tarafından öldürüyorlar.

Kimse kalkıp kadın katillerini “dine imana” çağırmıyor.

“Bari mübarek Ramazan’da kadınları boğazlamayın” bile demiyor.

Şiddete uğrayan, korunmak isteyen kadınlar için “bütçe yok” yalanıyla sığınma evleri açılmıyor.

Ne münasebet! Emniyet Müdürlüğü, evden uzaklaştırılan kocaların “rehabilitasyonu” için Bakanlık’tan özel bir tesis isteyebiliyor…

DAYAKÇI KOCAYA STRES ATMA TESİSİ

Öyle sıradan bir şey değil; yaşam koçu, interneti, sıcak suyu olan, şiddet eğilimli erkeklerin koşup stres atabileceği (!) dört dörtlük bir “potansiyel katiller” tesisi için başvurmuşlar!

Şaka değil. Evrensel’den Sevda Karaca imzalı habere göre, 10 günü aşmayan “konaklama”nın masrafları Aile Bakanlığınca karşılanacak.

“Ailenizin” bakanlığı, AB’den 10 milyon 150 bin euroluk bütçeyi de kadın sığınma evlerine aktaracak değil elbet…

Bakan Ayşenur İslam, artık kaç milyonunca kez yapılan “eğitim ve işbirliği” projelerine bir yenisini ekleyeceğini açıkladı.

Ve 10 milyon eurocuk, yine sağlık ve emniyet personelinin “eğitimine” ayrılıyor!

Oysa son 12 yılda Avrupa ve BM’den alınan fonlarla, 71 bin polis, 65 bin sağlık personeli, 336 hakim ve savcı, 21 bin diyanet ile 2.500 jandarma görevlisi, 2.700 kamu ve 531 yerel medya çalışanına “eğitim” verildi.

Eh, sonuç ortada.

ÇILGIN PROJEYİ AÇIKLIYORUM!

Buna karşılık 2013’te kadınlar için kaç sığınma evi sayısı açıldı dersiniz?

Çılgın projeyi açıklıyorum: Bir! Rakamla; 1.

15 yaşında gelinlik giydirilen Havva’ların, babası yaşındaki kocasının baltayla saldırdığı Ayşe’lerin, yaşamak için seçeneği yok.

Devlet, kadını korumaktansa erkeği baştacı ettiği ve eşitliği reddettiği sürece, daha çok kadın kendi eliyle canını alacak, ya da kocasının elinde can verecek.

Sadece bu yılın ilk altı ayında 169 kadın öldürüldü. Üstelik aralarından 12 tanesi, şiddeten korunmak için devlete başvurmuştu.

Buna karşılık Ayşenur Hanım, “Koruma altındaki kadınlar öldürülmüyor” diyebiliyor. Ya bilmiyor, ya da bilerek kamuoyunu yanıltıyor.

Bakan İslam’ın performansı, eski Bakan Fatma Şahin’i aratmakla kalmadı.

İsminden “kadını” kaldırıp aile konan bakanlığını alenen “Erkek Bakanlığı” gibi

Korkmayın, bütçenizi kadına harcayın sayın Bakan. Yoksa yakında koruyacağınız aile filan kalmayacak!

Not: 20 Temmuz’da Büyük Kadın Yürüyüşü var, Saat 14:00’da Kadıköy Boğa’da.

FEYZİOĞLU’NDAN AÇIKLAMA

  • Soma’da mağdurların adalet arayışıyla ilgili yazdığım yazı üzerine Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu aradı.
  • Ceza ve tazminat davalarının ayrılmaz bir bütün olduğunu… Aksi takidrde mağdurların zaman içinde tazminat tekliflerine boyun eğip müdahillikten çekilebileceğini anlattı:
  • “Tazminat davalarına asılıyor olmak, ceza soruşturmasını takip etmiyoruz anlamına gelmiyor. Soma İçin Adalet Platformu, gönüllü avukatların büyük çabalarıyla kuruldu. Ceza soruşturmasını 1500 müdahille götüreceğiz.”

Tags: 2014 milliyet

Ekmek ve ötesi

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun vizyon toplantısından sonra herkesin en çok konuştuğu “ekmek için Ekmeleddin” sloganı.

“Ekmek arası”ndan “monşer fırını”na, yandaş medyada hakaretamiz espriler gırla gidiyor. Keşke aynı üslubu beyefendi hazretleri için de kullanabilseler!

Ekmeleddin Beyin bizzat söylediğine göre AKP ve devlet medyası “Dili sürçerse abartın” gibi emirler almış. Şaşırmadık. Beğenin beğenmeyin, saygıdeğer bir insanın, bir CB adayının bu ve benzeri şekillerde küçümsenmesi Türkiye’nin ayıbı.

Evet, ekmek sloganı vasat ve demode. Fakat halkımızın şimdiye kadar ne gibi sloganlara, vaatlere ve yalanlara tav olduğu. Hangi saiklerle oy verdiği düşünülürse…

Ekmeleddin Bey’in, en kısa ve kolay yoldan akılda kalıcılığını sağlamak, belki de iletişim açısından doğru hamledir.  

Laiklik eksik

Gelelim verilen mesajlara… Doğrudur; Tayyip Erdoğan bir kez daha iktidar gücünü kendi lehine, adaletsiz kullanıyor. Hologramdan kumanyalara, ferahlatıcı fıskiyelerden transfer hizmetine, devasa bütçeli kampanyaları ve canlı yayınlarıyla kimse baş edemez.

Ancak İhsanoğlu’nun hiç miting yapmayacak olması bir dezavantaj… Mitinglere bayıldığımızdan değil. Anadolu’nun bir kısmını gezip halkla, sivil toplumla temas kurması şart…

Konuşmasına Allah’ın adı ve Fatiha’yla başlayan, “ekmek-kitap-bayrak” üçlemesiyle bitiren Ekmelledin Bey’in laiklikle ilgili ne düşündüğünü de merak ettim…

Siyasetçilerin, mütemadiyen din (Sünni Müslümanlık) vurgusu yapmasının doğru olup olmadığını kendisine sormak isterdim. 

İhsanoğlu’nun kimliğini biliyor ve uluslar arası kariyerine saygı duyuyoruz… Ne yazık ki AKP iktidarında din istismar edildi ve ediliyor. Tektip bir inanç sistemi ve yaşam biçiminin dayatılmasından kaynaklı gerginlikler giderek artıyor. Hür düşünceye sahip çıkacaksak ve ülkenin gerçek demokrasiyle yönetilmesini istiyorsak, laiklik bunun en önemli parçası.

Ekmel Bey kim için ideal?

Avantajlara gelince. Ekmeleddin Bey hakikaten “partiler ötesi” bir aday…

En çok “modern muhafazakar” seçmene hitap edecek bir çizgisi var. Kürt meselesi sorulduğunda “devletimiz hata yaptı, her şeyi sopayla yapmamızın sonucu” deyip anadilin temel hak olduğunu söyledi. Ancak 1915 sorusunu “üzücü hadiseler” diye geçiştirdi.    

Bilimde ne kadar geride kaldığımızı ve adaletin üstünlüğünü vurgulamasını çok önemli buluyorum. Keza “Çocuk gelin” ve kadın cinayetlerine bir cümleyle de olsa değinmesini de.

Kutuplaştırıcı değil ağırbaşlı… Hükümetin her yaptığını koşulsuz desteklemeyecek… Uluslararası alanda yitirilen itibar ve etkinlik konusunda aktif olacak… Din bütün bir Cumhurbaşkanı düşleyenler için İhsanoğlu, ideal bir aday.  

ÇÜNKÜ “FAİLİ DEVLET”

  • 1990’lı yıllarda yaşananlar karanlığa gömülebilecek, unutulabilecek hadiseler değil. Ancak faili meçhullerle ilgili süren davanın tek tutuklu sanığı, eski özel harekatçı Ayhan Çarkın da tahliye edildi.
  •  Çarkın’ın itirafları bir zamanlar gazete manşetlerindeydi. Dün söyledikleri ne kadar yer alacak bilinmez; zira bir kez daha her şeyin devletin bilgisi dahilinde olduğunu söyledi.
  • Diğer sanıkların tutuklanması bir kez daha reddedildi, artık duruşmaya gelmeleri de zorunlu değil. Binlerce masum insanı katleden devlet, sorumluları cezalandırmaktan kaçınmadığı sürece tekrar ve tekrar, aynı şeyleri yapar. Çok yazık.

Demirtaş: Bağlamadan başka şey çalmam

Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, sadece Kürtlerin değil, tüm ezilenlerin oylarına talip. Kim bunlar? Aleviler,  gayrı Müslimler, kadınlar, “yeni bir siyaset” arayışındaki gençler, emekçiler ve AKP’nin politikalarından rahatsız olan İslami kesim…   

Demirtaş bir TV programında bağlama çalıp türkü söylemişti.

Dün bir grup gazeteciyle yaptığı toplantıda Demirtaş, sorularımız karşısında öz güveni yüksek, hazır cevap, aynı zamanda samimi cevaplar verdi. 

En çok merak ettiğim soru şuydu: “HDP (BDP) seçmeni olmayanlar neden Selahattin Demirtaş’a oy versin?” Ne de olsa bir kesim için Demirtaş, Kürt siyasetinin temsilcisi olarak kapsayıcı olmamakla eleştiriliyor… 

Demirtaş’ın cevabı, hızlı ve esprili:

Bağlamadan başka bir şey çalmıyorum! (Gülüşmeler) Bize oy veren HDP’li oldu anlamına gelmez. Dokunduğunuz, temas ettiğinizde önyargılar kırılabilir. Kategorize etme, siyasette çok önümüze çıktı. Cumhurbaşkanlığı, değişimin ilk sinyalleri. Tek parti, tek lideri isteyen bir halk tipi yok artık… Gezi bunun örneği.“

KAMPANYANIN AĞIRLIĞI BATI’DA

Demirtaş, “sadece Kürtlerin adayı” önyargısını kırmak için programında batıya (Trakya, İç Anadolu, Ege) ağırlık vereceğini söyledi. Ramazan ve yaz olması sebebiyle 8-10 miting planlanıyor.  Yurtdışında, Almanya, İsviçre, İngiltere, Fransa, Belçika’ya da gidecek.  

Avrupa’daki 2 milyon 700 bin seçmen, HDP’nin adayı için önemli… Demirtaş, klasik mitinglerdense önemli duruşmalara, Soma ve Roboski’ye gideceğini, inanç merkezlerini ziyareti edeceğini de söyledi.

İSLAMİ KESİM DE HORLANDI

“En çok horlanan kesim” dediği Aleviler, Süryaniler, Yezidilerin yanı sıra AKP’nin yanlış politikasıyla horlanan İslami kesim”e de uzanmak istiyor Demirtaş: “İslami kesimin duruşu, bir çocuğun ölümünü yuhalatmak değil (Berkin’i kast ediyor). Hükümetin söyleminden rahatsız ciddi bir kesim var.”

Erdoğan’ın “Köprüyü de ben yaparım, Gezi’yi de ben yıkarım” tavrının kaygı yarattığını belirten Demirtaş, Efkan Ala ve Beşir Atalay’ın  önemli çalışmalar yaptığını, ancak Başbakan’a sormadan hiçbir karar alamamalarını “barış sürecinin de tekelleşmesi” adına olumsuz buluyor. 

SEÇMENE ÇAĞRI: SANDIĞA GİDİN!

Seçmenin son yerel seçimdeki oy çalma-yakma-“yanlış” sayma gibi olaylar nedeniyle güvensizlik yaşadığını hatırlatınca Demirtaş, “Seçmen korkmasın, sandığa gitsin. Her sandıkta müşahitlerimiz olacak. İmzalı, resmi tutanağın belgesi varsa, her tür yanlışlığı engelleyebilirsiniz. Katılım oranının yüksek olması önemli.” 

Tags: 2014 milliyet

Soma’da paradan önce adaleti konuşalım

Soma faciasının üzerinden neredeyse iki ay geçti. Basına yansıyan haberler, facianın basit bir ihmaller zincirinden kaynaklanmadığını, göz göre göre cinayet işlendiğini ortaya koyuyor. Ama kurumların sorumluluğu en az tartışılan şey!

Fotoğraf: Tolga Sezgin/Narphotos (Fotoğrafların tamamı için tıklayın

Soma’yı unutmamak, gündemde tutmak önemli. Ama bunu nasıl yaptığınız da önemli. Sürekli  para yardımı ve tazminat davaları üzerine konuşmak, ilgiyi parayla sınırlamak, 301 ailenin adalet arayışını da gölgeliyor.

Ceza soruşturması ne oldu?

Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin gönüllü hukukçularından Erbay Yucak, Soma’daki davaları adalet arayışının bir bütün olduğunu vurguluyor:

“CHP ve Barolar Birliği, tartışmanın eksenini tazminata çevirdi. Ceza soruşturmasını konuşamıyoruz bile. Parça konuşuluyor… Örneğin çıkan yangını sensöre dayalı olarak tartışırsan, sorumluluğu aletin başındaki adama ihale edersin. Bu faciada sorumlu olan dört kurum (Soma A.Ş, ELİ, TKİ, TTK-Türkiye Taş Kurumu) varsa, tazminat davasından önce ceza davalarının tamamlanması gerekir.”  

Büyük facianın olduğu 13 Mayıs’tan önce de madende birkaç defa yangın çıktığı, karbonmonoksit sensörlerinin “sıfırlandığı” ve kayıtların silindiğini öğrendik.

Ancak mesele, Soma A.Ş’de maaşlı çalışan idarecilerin bireysel yanlışlarından ibaret değil:.

Devletin sorumluluğu

Şirketin üst düzey yöneticileri, üretimi artırma baskısı kurmuş. Devlet üzerine düşeni yapıp denetlememiş.

Yucak, tazminatı işverenin malvarlığına bağlı düşünmemek gerektiğini ve asıl sorunun mevzuat değil uygulamada olduğuna dikkat çekiyor:  

“Ailenin tazminat kaygısı hafife alınacak bir şey değil. Ancak burada da adil olmayan bir durum sözkonusu. İşçiye verilen manevi tazminat ile zengine verilen arasında büyük fark var. Elem, keder, sınıfsal ayrıma tabi tutuluyor… Duyarlılık başka türlü oldu. Yardım problem, tazminat ayrı problem, makul süreyi gözetmemek problem…”

Torbadan Reza kıyağı çıktı

Problemler, dallanıp budaklanıyor. Taraf, AKP’nin taşeron işçilere “daha çok hak” sağlayacağı söylenen torba yasaya eklenenleri yazdı: Buna göre rüşvet, yolsuzluk gibi suçlamalarla karşı karşıya olan Reza Zarrab gibi şahısların mal varlığına el koyma yetkisi, hakimden alınıp hükümete devrediliyor!

Ayrıca şaibeli TÜRGEV ve havuz işadamlarını koruyacak, kollayacak bir madde de var.  Hep para konuşan ve yöneticilerin de facto yolsuz olduğunu kabul eden bir toplumda, bunlar normal elbet.  

PENGUEN’DEN “TÜRK MUCİZESİ”

-       Memleketin en sağlam mizah dergilerinden Penguen’in öykü serisi “Türk Mucizesi”nin ilki bayide.  Çizgi öykülerin tamamı, namı memleket sınırlarını aşmış çizer Kutlukhan Perker’e ait.

-       “Türk Mucizesi”nde siyaset yok, özgün hikayeler var. Perker, Anadolu rock grubu bateristi Timur’dan iki öğretmenin “imkansız aşkı”na… Dindar dededen aile ilişkilerine, toplumun farklı kesimlerinden nefis karakterler yaratmış. 

-       52 sayfa, kuşe kağıda baskı, her yaştan, her cinsiyete ve ruha uygun: Türk Mucizesi!   

Düşman IŞİD mi, peşmerge mi?

IŞİD’in ne menem bir tehlike olduğunu, yaptıkları infazları Youtube’a koymalarından, kadın-çocuk demeden öldürmelerinden ve “şeriat” ilanından hala anlamadıysanız… Musul’un işgali ve Türk konsolosluğu çalışanlarının halen rehin tutulmasından herhalde kavramışsınızdır!

IŞİD, Kobane’den kaçırdığı gençleri “dinsiz bir örgüte bağlı” oldukları için öldürdüğünü youtube’dan ilan etti.  

Hükümet, rehinlerle ilgili haber yapılmasını “can güvenliği” nedeniyle yasakladı. Ancak basın, sanki IŞİD’le ilgili tüm haberlere yasak gelmiş gibi tuhaf bir oto-sansür uyguluyor. Yoksa medyanın reflekslikssizliği, Kürt alerjisinden mi kaynaklanıyor?

Aksi takdirde neden IŞİD’in cami ve türbeleri bombalayarak ilerlemesini, Türkmenleri ve Kürtleri öldürmesini sanki dünyanın öte köşesinde olup biten gelişmelermiş gibi versin? Neden Rojava’da olup bitenleri bu kadar yetersiz aktarsın?

Varsa yoksa Cumhurbaşkanlığı seçimleri! Oysa Ortadoğu’daki dengeler bir kez daha altüst olurken, Türkiye’yi de açıkça tehdit eden fanatik saldırganlar burnumuzun dibinde.

SİVİLLER IŞİD’E KARŞI SİLAHLANDI

Kobane’de siviller silahlanıyor: 7’den 70’e, kadın erkek… YPG’ye katılan genç kadınların sayısı yüksek. 

Günlerdir Urfa’nın Suruç ilçesinin birkaç kilometre ötesinde, Suriye sınırındaki Kobanê (*) şehrine bağlı köylerde, YPG ile IŞİD arasında şiddetli çatışmalar sürüyor. Ancak Kürt kaynaklarının haricinde bölgede nelerin olup bittiğini aktaran yok!

IŞİD’in dehşet stratejisinin önemli parçası, sosyal medyayı kullanması. Rojavalılar da bunun karşılığında sosyal medyayı kullanıyor. Genç kadınlar dahil, sivillerin 7’den 70’e silahlandığı fotoğraflarla duyuruluyor: Bir anne, savaşa katılan kızını öperek uğurluyor. Genç kızlar, makineli silahın başında nöbet bekliyor.

Dün IMC televizyonu, çatışma bölgesinden ilk görüntüleri geçti. Bir köylü şöyle konuşuyordu: “Genç, yaşlı herkes bu savaşa katılsın. Karşımızdaki düşmanın acıması yok. Ne insana, ne hayvana.”

Bu arada KCK de, PYD’ye dolayısıyla YPG’ye katılım çağrısı yaptı. YPG saflarına PKK’lilerin katıldığı ve bazılarının çatışmalarda öldürüldüğü biliniyor. Ancak tersi de geçerli: Dün Kobani’nin Kendal köyünde öldürülen IŞİD’lilerin çoğunun Türkiye pasaportu taşıdığı iddiası var.

TC’NİN IŞİD POLİTİKASI NE?

Harita T24’ten alınmıştır.

IŞİD’in Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri, tam olarak anlaşılmış değil. Ancak mücahitlerin sınırdan rahatlıkla giriş çıkış yaptıkları, hatta İstanbul’da “sempatizanları”nın bulunduğunu ve hükümetin IŞİD’le ilgili “aşırı dikkatli bir dil” kullandığını biliyoruz.

Hayat ne tuhaf. Yıllarca devlet, “bölünme korkusu” bahanesiyle Kürtlerle savaştı. Son iki yılda ateşkes sağlandı, barış süreci masada. Ancak düşman hukuku bitmiş değil. 30 yıllık çatışmanın yaralarını taşıyan toplum ise kendi halinde bırakılıyor.

Gerçek şu: IŞİD tehlikesine karşı Türkiye-Suriye sınırındaki tek kalkan güç, Kürtler. Türkiye’nin bir an evvel cevaplaması gereken bir soru var: Yeni düşman, peşmerge mi yoksa IŞİD mi? Bağımsız Kürdistan’dan mı korkmalı, yoksa Irak Şam İslam Devleti’nden mi?

MİNİ REHBER: PYD, YPG, PKK

  • PYD: Demokratik Birlik Partisi. Suriye’de 2003’te Kürtler kurdu. Lideri Salih Müslim.
  • PYD’nin askeri kolu, YPG (Batı Kürdistan Halk Savunma Birlikleri)
  • Salih Müslim’e göre PYD’nin PKK ile organik bir ilişkisi yok, ideolojik ve felsefi yakınlık var.

Kobanê neden önemli?

  • Kobanê (*) Türkiye-Suriye sınırında kurulan Rojava’ya bağlı. Esad rejimi Rojava’ya “Ayn El Arap-Arapların Gözü” adını vermişti. IŞİD ise “Ayn El İslam- İslam’ın gözü’ diyor.
  • Suriye’nin dağılmasıyla Rojava, 2012’de El Kaide bağlantılı gruplar ve Baas rejimine karşı birleşti. 2013’te “Geçici Yönetim” ilan edildi. Rojava; Cizîrê, Kobanê ve Efrîn olarak üç kantona ayrıldı.
  • 6 Ocak 2014’te Rojava’nın toplumsal sözleşmesi ilan edildi. Bölgede yaşayan Kürt, Arap, Süryani, Ermeni ve Çeçenler, demokratik bir halk yönetimi etrafında birleşti. (Yüksekova Haber)
  • ANF’ye yazan Amed Dicle, Kobane’nin önemini şöyle anlatıyor: “IŞİD, bölgeyi ele geçirirse Kobanê’nin Jerablus, Ezaz ve daha da ötesi Efrin kantonu ile irtibatı tümüyle kesilmiş olur. Kobanê’yi işgal edip Jerablüs ile Tel Abyad’ı birbirine bağlamak istiyorlar.”

 

Korucu değilsen potansiyel suçlusun

Kavar projesi, sadece kalkınma anlamında değil, barış süreci için de ders niteliğinde. Köylülerin herbiri ayrı çile çekmiş. İkram Kılıçarslan’la kendi köyünde yaşananları konuştuk. 

KÖYE ZOR DÖNÜŞ-2

Hüsnü Özyeğin Vakfı çalışanları, Tatvan’a bağlı Kavar havzasına “kalkınma projesi” için geldiğinde köylüler başta biraz şüpheyle yaklaşmış. Haksız değiller. Köylüler “Barış süreci diyorlar, hala koruculuk dayatılıyor” diyor.

Tarih boyunca türlü çile çeken halkı anlamak için hikayelerini dinlemek lazım… İkram Kılıçarslan, 1967 Dibekli köyü doğumlu. İlkokul mezunu, ortaokul diplomasını dışarıdan almış. Üniversiteye gitseydi ne olurdu bilemem ama kendisi bir nevi filozof! Bana anlattıkları, ülkenin gayrı resmi tarihine ışık tutuyor.

imageİkram Kılıçarslan, Dibekli köyü sakini

Bölgedeki pek çok köy gibi Dibekli’de de Kürtlerle Ermeniler birlikte yaşamış… Şimdi nerelerdeler?

Babamdan, dedemden duydum. Ermeniler zorla Müslümanlaştırılmış. Kıyımdan geçmişler. Bizim atalar yardım etmiş askere. Dedem hariç, büyük amcalarım da katılmışlar katliama. Çok feci… Anlatması bile çok zor. Kadın, çoluk çocuk demeden… Köyün değirmencisi “Buğdayı iyi öğütüyorum, azad edin beni” demiş. Yine de öldürmüşler.

Neden kıyıma katılmışlar, dedeniz anlatır mıydı?

Sistemin oyunları. “Müslümanız, onlar kafir, şu kadar Ermeni öldüren cennete gidecek” gibi laflar… Bugün bile rastlanabiliyor. O günleri hatırlayan çok az insan kaldı. Dedem konuşurken çevresine bakınıp şöyle derdi: “Oğlum, bizim şimdiki sözde Müslümanlarımızın birçoğu onlara kurban olsun!”

Ermenilerin İncekaya’dan Van denizine atıldığı da anlatılıyor

Doğrudur. Bir Ermeni şunu demiş, “Biz sabah kahvaltısıyız ama siz öğle yemeği olacaksınız… Anlamıyorsunuz.” Ve yaşadık, fazlasıyla. Derler ya alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste… Sorun, zihniyet. İnsan katledebiliyorsanız kardeşinizi de öldürebilirsiniz. İnsanı anlamak çok zor, çok zor.

image

Kavar, Ermenice “havza” demek. Dibekli köyünde Ermenilerden kalan kilise, yıkık. Yanında cami.

1980’lerde, darbeden sonra köyde neler oldu?

Kürt fraksiyonlar 70’lerde köyde duyulmaya başlamıştı. Apocular daha sonra geldi. Diğerlerinden farklılardı. Köyün içinden geçerken başlarını önlerine eğip sağa sola hiç bakmıyorlardı. Sonra öğrendik Apocu olduklarını. 12 Eylül, herkesi sildi süpürdü. Çoğu Avrupa’ya gitti. Fakat Apocular kaldı. Gerillanın bölgeye gelişi, 1992-1993.

Köylüler PKK hakkında ne düşünüyordu?

Biz de tanımıyorduk daha. ‘Terör, terörist’ diyorduk. Hiç görememişiz, acabası vardı. Ama onları görenler etkilendi. Aralarındaki dayanışma, halka yaklaşımları… İdeolojik olarak pek bir şey anlatmadılar. Ha, halk “Bu köyden yardım yataklık etmişsin vs” gibi suçlamalar olduğunda ifadelerinde “terörist” dedi…

KORUCU DEĞİLSEN SUÇLUSUN

image

Peki köye asker geliyor muydu?

O yıllarda herkes sabahları perdeleri açıp bakardı, köyün etrafını sarmışlar mı diye. Tutuklamalar, gözaltılar… Bir gün bizim köyün meydanında toplanıp herkesi çağırdılar. Komutan, bizim köyü bize anlattı. Söz istedim: “Kumandan bey köyümüzü öyle bir anlattınız ki ben şüpheye düştüm. Bizim köyden bir tane gerilla yok, asker kaçağı yok. Yasal olmayan hiçbir durum yok.” Komutan, “Genç, söylediklerinin hepsi doğru olabilir. Ama ben sizin kanınızın ne olduğunu biliyorum” dedi.

Neyi kast ediyordu?

Koruculuk çok dayatıldı. Bizim köy kabul etmedi. Göçsek de, açlıktan ölsek de olmayız dediler. Korucu olduğunda gerillayla karşı karşıya geliyor. Niye gelesin? Bizim yan taraftaki köy, korucuydu. PKK saldırısı oldu. Asker, ertesi gün öğlene doğru geldi. E ben niye çocuklarımın hayatını tehlikeye atayım? PKK ise “bize zararınız dokunmasın yeter, faydanız gelmese de olur. Bizden size zarar gelmez” diyordu.

Koruculuğa hayır demek de bir dert…

Askerin gözünde zaten koruculuğu kabul etmemişsen potansiyel suçlusun. Ama herkes aynı değil. Kamu kurumlarında çalışan birçok insandan daha demokrat askerler de gördüm. Sayıca çok az olsa da…

Koruculuk fazla dayatılınca köydeki gençler göç etti. Herkes gurbete gitti. Düzcealan köyü mezrasıyla yakıldı. Bizim köyün iki yıl elektriğini kestiler. Ben yoktum o sırada, annemler buradaydı. Seçimde MHP’ye üç oy çıkartırmışlar bizim köyden. Sonra elektrik verilmiş.

image

Fotoğraf: Radikal

GERİLLAYI GÖRMEK İŞKENCE SEBEBİ

Sizin başınıza neler geldi?

1995’ti. Tatvan’da ablamlarda misafirdim. Ellerimizi, gözlerimizi bağlayıp arabaya bindirdiler. 22 gün süresince birkaç arkadaşla gözaltında kaldım.

İşkence gördünüz mü?

Gerillayı görmen, işkence sebebi. Öldürt kendini, ama kapıyı açma! Soğuk suya tuttuktan sonra çırılçıplak soyup tabut gibi birşeyin içinde bekletiyorlardı. Ondan sonra… Elimize sıvı birşey döküyordu, diğeri copla dövüyordu…

İşkencede bana yapılanları, o insanlar benim elime geçse yapmam mümkün değil. İnsanın insana kolay kolay yapamayacağı şeylerdi. Niye? Düşünüyorum, bulamıyorum…

Mahkemede ne oldu?

Terörle Mücadele Bölge başkanı savcının odasına geldi. Sordukları içerisinde bildiğim şeyler de vardı, bilmediklerim de. Biz köylüydük, gece gerilla gelirdi, gündüz asker. İstesen de hiçbirini geri çeviremezsin.

Neden geri çeviremezdiniz?

İkisi de silahlı güç. Ben onların önünü nasıl tutarım, sivilim dedim. Biz silahsızız. Askere rağmen köye giren bir gücü köylü nasıl engellesin? Sorguda bildiğimi anlattım: Gerilla köye geldiğinde yemek alır giderdi. Örgütsel anlamda bir şeyimiz yoktu. Bilmediğim şeyleri de sordular. Ben de “Köyün aşağısında 4 zırhlı araç bekliyor. Onlar gerillanın gelişini engelleyemiyorsa ben mi engelleyeceğim?” dedim. Savcı da TM başkanına döndü “Siz iyi haşlamamışınız bunları, geri götürün” dedi. Gözü kapalı 70 ila 80 arasında kağıdı imzalattırdılar. Ama ne yazdılar, bilmiyoruz.

Ve ‘örgüte yardım ve yaltaklık’ suçlamasıyla hapse girdiniz…

Bir yıl cezaevinde kaldım. Tahliye çıktı, dosya devam etti. Ceza kararı verildiğinde İstanbul’daydım. Baktım olmuyor, ailemi de köyden getirdim.

image

Baba Kılıçarslan, 84 yaşında. Dibekli’den hiç ayrılmamış. 

İstanbul’da nasıl geçindiniz, nerede yaşadınız?

Mahmutbey ve Bahçelievler’de yaşadık. İnşaatlarda, sonra bir fabrikada çaycı olarak çalıştım. Çocuklar köyden geldiğinde okul kayıtlarını yapmaya gittik. 7 ve 8 yaşında kızlarım Türkçe bilmiyordu. Öğretmen “bunlarla ne yapacağız şimdi” dedi. Ben de “Hocam bari siz öyle demeyin, bir sorunun olduğuna işaret etmiş oluyorsunuz!” diye takıldım.

Köye ne zaman, nasıl döndünüz?

2001’de Rahşan affından yararlandım. Kamyonete bindik hep beraber geldik. Çocuklar YİBO’ya (Yatılı Bölge İlköğretim Okulu) gitti. Bitirince liseye kaydoldular. Baktım olmuyor, evi Tatvan’a taşıdım. Sonraki yıl yine köye döndük. Servis tuttuk, gidip geldiler.

Tatvan’ın şartlarında zor olmalı…

Büyük kız üniversiteye hazırlansın diye dershaneye gönderdim. Okuldan çıkınca oraya gidiyordu. Kışın saat 3’te akşam namazı okunur. Öğleden sonra Tatvan’a geliyordum. Kızı alıp yatsı ezanı okunurken kamyonlarla köye gidiyorduk. Kar burada (belini gösteriyor.)

İKİ KIZI DAĞA ÇIKTI

image

Kılıçarslan çifti, kızlarının dağdan dönüşünü umutla bekliyor.

Kızınız üniversitede mi?

İstanbul Üniversitesi Sosyoloji’yi kazandı, gitti. Telefonda konuşuyorduk, “Baba bizi bilerek çok rahatsız ediyorlar” diyordu. Geçen yıl haberini aldık, gerillaya gitmiş. İki ay sonra lise sondaki kız kardeşi de gitti…

Dağa çıkma düşüncelerini size söylediler mi?

Hayır. Hep sağlam bir duruşları vardı… Fakat benim çocuklarımın silahla işlerinin olabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermedim. Ben nefret ediyorum silahtan. Mutlaka insan anlaşabilir, diyorum. Belki zaman kaybı olur. Ama can kaybından önemli değil.

Üzgün müsünüz?

Tabii, insan üzülmez mi… Sadece kendi çocuğuna değil, başkalarına da. Bu şartların ortadan kalkması lazım. Annesi bazen… TV’de gerillanın geçişini görünce yemek yiyemiyor, ağlıyor. Zordur, çok zor.

Kızlarımı çok özlüyorum. Onlara hep destek olmak istedim. Bizim toplumda kadınlar arka plandadır, erkek bir şekilde ayakta durabilir. Hatta oğlum şikayet ediyordu, onlara gösterdiğin ilgiyi bana göstermiyorsun diye.

İnşallah, en azından bundan sonra kimsenin gözü yolda kalmasın. Ne bir gerilla annesinin, ne bir asker annesinin. Kayıp kayıptır. Herkes candır.

Barış sürecinden ümitli misiniz?

Biz hükümete değil kendimize güveniyoruz. Bu ülkeyi Kürtler demokratikleştirecek. Halklar olarak kimsenin gideceği bir yer yok. Ne Kürt, ne Türk. Bölücülükmüş, ayrımcılıkmış… Tam bir demokrasi, bana göre tüm sorunların ilacıdır. Hakkınız olan şey, bir başkasının da hakkı…

Seninle beraber yaşamak ama, kendimi yaşayarak. Senin haklarınla yaşamak. Bütün bu yaşanan sorunların ilacı ne milliyettir, ne dindir. Demokrasidir. Kürt veya Türk fark etmez. Müslüman olmuşun olmamışın, o da önemli değil.

'PKK KÖYÜ YAKTI' DEMEYENLER TAZMİNAT ALAMADI

image

* Diyeceksiniz ki evi, tarlası, köyü yakılan yıkılanlar, tazminatlarını almadı mı? Kavar projesindeki beş yıllık deneyimini “O Gün”de kitaplaştıran Nurcan Baysal (-okumanızı hararetle tavsiye ederim) tazminat almanın önündeki engelleri köylülerin ağzından anlatıyor:

* “Dönüşte çoğumuz para alamadık. Çünkü ya asker boşalttığını kabul etmedi ya da ev 10 yıl boş kaldıysa 8 yıl dedi.”

* “Bize dediler ki şu kağıdı imzalayın. Kağıtta köyü PKK’nin yaktığı yazıyordu. Kabul etmedik. Onlar yaksaydı, onlar yaktı derdik ama devlet yaktı.”(O Gün- İletişim yayınları, S. 117) 

 

Kavar’da yeniden hayat kuranlar

Barış süreci herkesin dilinde. Peki köylerine dönen Kürtler, istedikleri gibi bir yaşam kurabiliyor mu? Tatvan’daki Kavar havzası köylüleri, Özyeğin Vakfı’nın kalkınma projesiyle hane gelirini beş yılda yüzde 47 artırmayı başardı. 

KÖYE ZOR DÖNÜŞ-YAZI DİZİSİ 1

image

Kolbaşı köyü, Kavar havzası, Tatvan-Bitlis. Arkadaki dağ, kadınların her gün süt sağmak için gittikleri yaylaya çıkıyor. 

Devlet güçleri 1990’larda köyleri boşalttı, yaktı… Bir milyonun üzerinde Kürt köylerini terk etmek zorunda kaldı. 2001’de çıkan “Köye Dönüş Yasası” ve Kürt meselesine bakışın yumuşamaya başlamasıyla bazıları, yerlerine yurtlarına geri dönmeye çalıştı, çalışıyor.

Ancak devlet, geri dönenlerin zararını karşılamakta ve kalıcı politikalar üretmekte yetersiz kaldı. Kağıt üzerinde “geri dönüş”e izin verilse de güvenlik kuvvetleri, köylülere uzun süre engel oldu.

Bugün barış sürecini konuşuyoruz, ancak bölgedeki sorunlardan, ihtiyaçlardan ve geriye dönenlerin verdiği mücadeleden çoklukla bihaberiz.

Bitlis’in Tatvan ilçesine bağlı Kavar havzasında yaşananlar, aslında Türkiye Kürdistan’ının son 20 yılının özeti gibi… Köye dönüş yasasıyla birlikte boşaltılan, yakılan, koruculuk dayatılan köylüler, Hüsnü Özyeğin Vakfı’nın 2009’da gelişiyle birlikte yeni beceriler edindi, tarım ve hayvancılıkta kazançlarını artırdı. En önemlisi, yıllardır istedikleri okula kavuştular.   

Kavar bir umut, herkes için. Benzer projelerin yaygınlaşması, hem gerçek bir barışı tesis etmek, hem de bölgedeki ekonomik, sosyal, kültürel “normalleşme”yi sağlamak için şart…

image

Kavarlı kadınlar, Kırsal Kalkınma Girişimi panelinde deneyimlerini anlatırken.

“1993’te göçtük İstanbul’a… 2009’da köye geri dönüş yaptık. Çok umutsuzduk. Başvurduğumuz her kurumdan geri çevrildik. Topraklarımız ipotek karşılığı bile kabul edilmiyordu…”

Dört çocuk annesi Nahiye hanım, sanki başından geçenler dünyanın en sıradan şeyleriymiş gibi, sakin bir sesle anlatıyor.

1990’larda Kavar havzasındaki altı köyden üçü boşaltılmış. Genç kadının doğduğu Avetax (Kolbaşı), onlardan biri…. Pek çok Kürt gibi Nahiye hanım da köye döndüğünde evinin yerinde yeller esiyormuş. Çoğu köylü, bir süre camsız-kapısız viranelerde yaşamak zorunda kalmış.

Kendi evlerine geceleri girip çıkmış, kendi tarlalarını gizli gizli ekmişler. Nedeni, güvenlik güçleri nazarında köylülerin “potansiyel suçlu” olarak görülmesiymiş.

Ancak başlarına “bir şey” gelmeyeceğinden emin olduklarında evlerine yerleşebilmişler.

image

Kolbaşı köyünde kurulan serada çalışan kadınlar, Kırsal Kalkınma ekibini gezdirdi.

PROJE UMUT OLDU

Kavarlı kadınların hikayesini Tatvan’da, Kırsal Kalkınma Girişimcileri’nin düzenlediği panelde dinliyoruz…

Şimdiye kadar Türkiye’nin farklı 10 ilinde düzenlenen bu toplantılarda amaç, sürdürülebilir kırsal ve yerel kalkınma modellerini tartışmak. Hüsnü Özyeğin Vakfı’nın yaşam kalitesini artırmak amacıyla beş yıllığına uyguladığı “Kavar Kalkınma Projesi” mercek altında…

Özyeğin Vakfı’nın Kavar’ı seçmesinin nedeni, Türkiye’nin en yoksul illerinden biri olan Tatvan’da bulunması. 2008’de kişi başına aylık gelir, 102 TL olarak tespit edilmiş… Zorunlu göç eden yaklaşık üç bin Kavarlı’dan bini ise 2000’lerde geri dönmiş.

Vakfın köye gelişini Nahiye hanımdan dinleyelim:

“Kültür seviyemiz yüksek değildi. Kendimize güvenimiz yoktu. Bitkiden ev işine, farklı bakış açısı, umut ışığı oldu. Kavar’da kooperatif kuralım dediğimizde ‘Kavar halkı cezaevindeyken kafayı yedi’ demişler.”

‘Kafayı yedi’ denen Kavarlılar, bugün bir kooperatif sahibi… Artık ortak kullandıkları bir makine parkları, 2 ton kapasiteli süt soğutma tankları var. Yerel firmalara kendi sağdıkları sütleri satıyorlar.

image

Bolalan köyünün çocukları

DEVLET OKUL AÇMDI, İŞ VAKFA DÜŞTÜ

Kavarlılar’ın en çok istediği bir okulun yaptırılmasıymış… Havzaya en yakın okul Tatvan’da olduğundan, çocuklarını daha 6 yaşında yatılı ilköğretim bölge okuluna (YİBO) göndermek zorundalarmış.

Kötü şartlar, aileden uzak kalmak derken bir de YİBO’lardaki taciz olayları ortaya çıkınca aileler, kızlarını okula yollamaya çekinir olmuş.

Devlet, Kavar’a okul talebini “İhtiyaç yok” diye yıllarca reddetmiş. Vakfın çabalarıyla 2011’de nihayet okul açılmış.

Bir yıl sonra 4+4+4 sürprizi gelince Kavar’ın okulu, ortaokula (5-6-7-8. Sınıf) dönüştürüldü. Sanırsınız yıl 1950:

İlkokulda ilk dört yılı öğrenciler aynı sınıfta okuyor, tek bir öğretmenle!

Ancak sivil toplumun yapabilecekleri de bir yere kadar. Havzadaki kadınların her gün süt sağmak için yürüyerek çıktıkları yol (beri yolu) sayısız dilekçe, talebe rağmen bir türlü kabul görmüyor.

“Güvenlik sebebiyle” deniyor ve kadınların yüzyıllardır çektiği bu çile çözümsüz bırakılıyor.

image

Yassıca köyünün muhtarı, “biz ateşkesten birşey anlamadık. Burada silah sesleri hala duyuluyor” diyor. 

TARIM VE DOĞA YOK OLURSA KAYBEDERİZ

  • TEPAV raporuna göre Türkiye’de kayıtlı çiftçi sayısı 2013’te bir önceki yıla göre %12 azaldı. Ayrıca toplam tarım alanında yüzde 11’lik düşüş var.
  • Tatvan panelinde konuşan Cengiz Aktar, “Kırsal faaliyetler layıkıyla yapılırsa bacası tütenlerden çok daha fazla getirisi var. Avustralya ve Yeni Zelanda tarımla zenginleşti” dedi.
  • Panele katılan tek kamu görevlisi DAKA (Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı) Genel Sekreteri Emin Yaşar Denizci’ydi… İskenderpaşa cemaati üzerine tez yazmış olan Denizci, kendisinin de Rizeli olduğunu, bölgede yaşananlar bir yana, köylülerin “göç etme hakkı” olduğunu söyledi.
  • Aktar’ın konuşmasını “köylülüğü romantize etmek”le eleştiren ve köylerdeki hayatı iyi bildiğini ifade eden Denizci, “Siz köylerde hiç çalıştınız mı?” sorusuna ise “Hayır” yanıtını verdi…

image

KADIN ARICILAR 4.5 TON BAL ÜRETTİ

-          90 kadın AÇEV Eğitim Programından yararlandı ve sertifika aldı. Okur yazarlık ve “Genç Kızlar Güçleniyor” eğitimleri verildi.

-          Kadın arıcılar, verilen eğitim ve fonlarla sertifikalı doğal bal üretmeye başladı. Artık üç köyde kendi gelirlerini elde eden 45 kadın arıcı var. 2013 yılında 4,5 ton bal üretildi.

-          Kavar’da başlatılan “El işi projesi”yle kadınların yaptığı cüzdan, tebrik kartı, fular, atkılar Marks&Spencer ve Gap mağazalarında satıldı.

-          Kadınların süs bitkisi yetiştirmesi için bir sera kuruldu. Kolbaşı Köyü’nde 2014 yılında 9.500 adet çiçek üretildi.

-          20 kadına Kadın Girişimciliği Eğitimi verildi.  39 kadın çiftçi ilk kez il dışında düzenlenen teknik gezilere katıldı.

 KAVAR ARTIK MEYVE YETİŞTİRİYOR

  • Havzada meyvecilikten gelir elde edilmiyordu. 2014’te havzada 116 ceviz bahçesi, 4 kiraz bahçesi, ve 7 elma bahçesi kuruldu. meyvecilik eğitimleri ve teknik destek verildi.
  •  2012 yılında 510 ton silajlık mısır üretildi. 2013’te 22 üretici 111 dekarda mısır ekimi yaparak 396 ton ürün hasat etti.
  • Tüm hanelere hayvancılık eğitimleri verildi.

DEVAMI YARIN…