Doğu’nun güneşi Hollanda’yı ısıttı

Sanatçı Ahmet Güneştekin’in Hollanda’daki Mark Peet Visser Gallery’de açılan kişisel sergisi, büyük ilgi gördü. Sergi açılmadan eserlerin yarısından fazlası satıldı.

Mehveş Evin - Ahmet Güneştekin “Yüzleşme-İstanbul serisi” önünde…

Batman’daki Garzan işçi kampında doğan Ahmet Güneştekin, 2003’te İstanbul’da ilk sergisini açmak istediğinde işi hiç kolay olmadı… Zira Türkiye’nin sanat elitine kendini kabul etirmesi zordu. Ancak geçen 10 yıldaki çalışmaları, uluslararası alanda sanatseverlerin dikkatini çekmesi için yeterli oldu.

Güneştekin’in 55. Venedik Bienali'yle eş zamanlı olarak açtığı “Momentum of Memory” sergisi, büyük ilgiyle karşılandı. Derken sanat dünyasının en önemli markalarından, Marlborough Gallery’yle anlaştı. New York’ta ilk kişisel sergisini 2013 sonunda açan Güneştekin, 21 Nisan’da Hollanda - Den Bosch’taki Mark Peet Visser Gallery’de kişisel sergisini açtı.

Açılışa Türkiye’nin Hollanda Büyükelçisi Sadık Arslan ve Amsterdam Başkonsolosu Ahmet Yazal da katıldı.

“TÜRKİYELİ HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR”

Hollanda gazetesi De Telegraaf’ın kültür sanat editörü Bertjan Ter Braak da açılıştaydı. Kendisine “Güneştekin’in eserlerini özel kılan şeyler nedir?” diye sorunca şöyle cevap verdi:

“Türkiyeli diğer çağdaş sanatçıların işleri, genelde Avrupalı sanatçılara çok benziyor. Ahmet’in eserleriyse çok özgün. Gücünü buradan alıyor. Çalışmasına etnik sanat diyemeyiz; kaynağında etnik öğeler, efsaneler, mitler olsa da… Kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı ki bunun izlerini sanatında birebir görmüyoruz.”

Babası da önemli bir sanat koleksiyoneri olan Mark Peet, geçen yıl ailesiyle gezdiği İstanbul Contemporary Art’ta Güneştekin’i keşfetmiş:

“Babam, eşim, hepimiz birbirinden bağımsız gezdik. Sonunda hepimizin beğendiği sanatçının aynı isim olduğunu görüp şaşırdık; o da Ahmet Güneştekin’di. Kendisiyle tanışıp, Hollanda ve Belçika’da onu temsil etmek istediğimizi söyledik. Başta kararsızdı ancak onu ikna etmeyi başardık. Neticede serginin öngösteriminde 30 esrin yarısını sattık, bu da büyük bir başarı.”

Ahmet Güneştekin’in Den Bosch’taki kişisel sergisi 18 Mayıs’a kadaraçık olacak.

GÜNEŞ PATLAMALARI

  • Güneştekin tabloları, Peet Visser Gallery’nin temsili ile 6-13 Nisan tarihleri arasında Art Breda uluslararası sanat fuarında ilk defa Hollandalı sanatseverlerle tanıştı.
  • Peet Visser Gallery, çoğu ilk defa sergilenen “Güneş Patlamaları” ve “Optik Degrade Serisi”nden tablolarla 3 boyutlu konstrüksiyonlar yer alıyor.
  • Ahmet Güneştekin, Marlborough Gallery ile ikinci sergisini 18 Eylül’de Monaco’da gerçekleştirecek.

Pembe otobüs deme, bacaklarını topla!

Erkeklerin bacaklarını aça aça oturmasına ezelden beri illet olurum. Evinde, makamında istediği gibi otursun, bana ne. Ama toplu taşıma araçlarında başkalarını –özellikle kadınları- rahatsız ettiklerinin pekala farkındalar.

Yaptığının ayıp olmaktan öte, taciz olduğunu fark edemeyenler ise uyarıyı görünce mahcup olup toparlanma ihtiyacını hissedecek.  

Nedir o uyarı? Bacaklarını topla!” kampanyası! İstanbul Feminist Kolektif’in (İFK) eylem fikri, sosyal medyada ilgi görünce kendiliğinden kampanyaya dönüştü. Kadınlar, çektikleri fotoğrafları #yerimiişgaletme ve #bacaklarınıtopla diye paylaşmaya başladı.

Erkekler de çağrıya destek çıkarken Yeni Şafak gazetesi, kendine vazife edindi. Ve Saadet Partisi’nin iki yıl önce önerdiği “pembe metrobüs” fikrini tedavüle soktu.

Bununla kalmadı. Çarenin kadınlara özel otobüste olduğunu belirtip “Gözler İBB’ye çevrildi” diye pasını attı.  

Her erkek tacizci mi?

 Yeni Şafak “gözlerini İBB’ye çevirmiş” olabilir amma, pembe otobüs fikri sosyal medyada ters etki yarattı.

Neticede amaç, erkeklere başkalarına saygı duymayı öğretmek, hareketlerine çeki düzen vermelerini istemek. Kadınları toplumdan hastalıklı gibi ayırıp pembe otobüslere doldurmak değil!

Daha vahimi, böyle bir uygulama kadınları pembe otobüse binmeye mecbur eder: Malum, Türkiye’deki zihniyet “karma”ya binenleri “yollu” diye damgalanabilir! Al başına belayı.

Kaldı ki böylesine bir uygulama, erkekler açısından da aşağılayıcı. Durakta bekliyorsun, pembe otobüs geldi diyelim. Erkekler, kös kös kenara mı çekilecek?  

O zaman, her erkeğin potansiyel tacizci olduğunu kabul etmiş olmaz mıyız? Yoksa amaç, toplumun her alanında kadınlarla erkeklerin arasına daha fazla engel koyup, bir arada yaşamayı öğrenmelerini engellemek mi? Plajdan restoranlara, parklardan toplu taşıma araçlarına uzanan bir “haremlik selamlık” kültürünü dayatmak mı?

Oldu olacak kaldırımları da pembeye boyayın herkes cinsiyetine özel kaldırımdan yürüsün! (Tabii yürüyecek kaldırım bulursanız!)

Japonya örneği de yanlış

Haberde, Japonya’da da benzer uygulamaların olduğunu hatırlatılıyor. Her “ama X ülkede var” örneğinde olduğu gibi, bu da yanlış. Wikipedia bile okumuyor musunuz yahu?

Japonya’da tren ve metrolarda yaşanan “elleme” vakaları, mevcut cezalarla engellenemeyince toplu taşıma şirketleri, farklı uygulamalara başlamış. Önce polisin desteğiyle posterler asılmış, cezalar artırılmış.

Ancak tacizci-fortçu erkekler sınır tanımamış! Bunun üzerine 2000’de geç saatlerdeki trenlere “kadınlara özel vagon” uygulaması başlamış. Başka şirketler de harekete geçmiş.    

Kimi hafta içi günün en kalabalık saatlerinde, kimi hafta içi her saatte kadınlara özel vagon tahsis etmiş. Bu vagonlara çocuklar, engelliler ve yaşlılar da binebiliyor.

Yani Japonya’da kadınlar için ayrı bir otobüs veya tren yok: Belli saatlerde, toplumun dezavantajlı kesimlerinin binebileceği vagonlar var.

Japonya, kadın-erkek eşitsizliğinde Türkiye kadar olmasa da epey kötü durumda: WEF’in yıllık raporunda, 101’inci sırada yer alıyor. (Türkiye 136 ülkenin arasında 120’inci olmayı başardı!)

Mesele, kadın-erkek eşitsizliğinde geri olan ülkeleri değil, ilerleme sağlamış ülkeleri örnek almak olmalı.

Mülkiye Kılınç, “PKK’lıya kitap sattığı” gerekçesiyle ikiz bebekleriyle hapse girecek!

MARQUEZ VE MÜLKİYE

-         Gabriel Garcia Marquez… Siz, ömrünüzü edebiyata olduğu kadar ifade özgürlüğü mücadelesine adadınız… Kitabın “bomba” sayılabildiği, kitap satanın hapse gönderilebildiği bir ülkenin vatandaşı olmanın ne demek olduğunu, en iyi siz anlardınız.

-         İnanabiliyor musunuz? Mülkiye Kılınç, Foucault’nun, Hikmet’in, Telli’nin kitaplarını “bir PKK’lıya” sattığı için suçlanıyor. Bu yüzden ikiz bebekleriyle birlikte 19 Mayıs’ta cezaevine gidecek!

-         “Gabo”, bu dünyaya veda ettiniz. Ama yazdıklarınızın etkisi yüzyıllar sürecek… Sayenizde hiç yalnız değiliz. Mülkiye de değil! Hapisten kurtulması, sizin gibi düşünen, özgürlük için mücadele eden insanlarla mümkün.

 

 

birazkahperengi:

330  Evka3-Bostanlı  Günaydın

birazkahperengi:

330 
Evka3-Bostanlı
Günaydın

(turkeystreetart gönderdi)

guardian:

CIA torture architect breaks silence to defend ‘enhanced interrogation’
The psychologist regarded as the architect of the CIA’s “enhanced interrogation” program has broken a seven-year silence to defend the use of torture techniques against al-Qaida terror suspects in the wake of the 9/11 attacks.
In an uncompromising and wide-ranging interview with the Guardian, James Mitchell was dismissive of a Senate intelligence committee report on CIA torture in which he features, and which is currently at the heart of an intense row between legislators and the agency. Read more
Photograph: US Department of Defense/AP

guardian:

CIA torture architect breaks silence to defend ‘enhanced interrogation’

The psychologist regarded as the architect of the CIA’s “enhanced interrogation” program has broken a seven-year silence to defend the use of torture techniques against al-Qaida terror suspects in the wake of the 9/11 attacks.

In an uncompromising and wide-ranging interview with the Guardian, James Mitchell was dismissive of a Senate intelligence committee report on CIA torture in which he features, and which is currently at the heart of an intense row between legislators and the agency. Read more

Photograph: US Department of Defense/AP

(Kaynak: theguardian.com)

Gül formülünü hala tartışanlara gelsin

Tags: diken

Sızdırma gazeteciliğin incelikleri

Gazeteciliğin en prestijli ödülü Pulitzer, bu yıl sızdırma gazeteciliğe verildi… Washington Post ve Guardian gazetelerinin, Edward Snowden’in sızdırdığı belgelere dayanarak yaptıkları haberlere ödül verilmesi, pek çok açıdan heyecanlı bir gelişme.

Washington Post’tan Barton Gellman, NSA belgelerini haberleştiren gazetecilerden biri. 

Amerikan NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) çalışanı Snowden, Amerika’nın hem kendi vatandaşları, hem yurtdışında yaptığı gizli dinlemeleri belgeleyerek faş etmişti. Ticari ve uluslar arası ortaklıklar da NSA sızıntısından payını aldı. Amerika’nın, Almanya Başbakanı Merkel’i dahi dinlediği ortaya çıktı.  

Obama yönetimi, “vatan hainliği”yle suçladığı Snowden hakkında üç ayrı suçlamayla dava açtı. Buna karşılık “halkın bilgi sahibi olma hakkı”nı savunan Snowden, geçici sığınma talebiyle Rusya’da yaşıyor.

Tüm bu gelişmeler, “gizli bilgi nedir, ne değildir?”, “ulusal sırrın sınırı var mıdır”, toplu gözetleme ve bilginin mahremiyeti ve elbet gazeteciliğe dair yeni tartışmaların açılmasına neden oldu.

ÖDÜLÜN VERİLME NEDENİ

NSA eski ajanı Edward Snowden: Devletin gözünde “vatan haini”, halkın gözünde kahraman. 

Türkiye, farklı boyutlarda da olsa “sızdırmalara” hiç yabancı değil: “17 Aralık” operasyonu olarak bilinen, iktidar ve iş adamlarına ait özel telefon dinlemelerinin yayınlaması…  Son olarak, Suriye’yle ilgili askeri kararları da ihtiva eden en üst düzeydeki gizli toplantının ifşa edilmesiyle benzer sorunlar gündeme geldi.

Kimi basın organları bu dinlemelerin hiçbirine yer vermezken, kimi kısmen, kimi de tamamını yayınladı.   

Ancak bu olayları NSA sızdırmacılığıyla karşılaştırmadan önce, Pulitzer’in bu iki gazeteye verilme gerekçesini anlayalım.

Washington Post’a verilme nedeni, “NSA’in gizli dinlemelerini güvenilir ve dengeli habercilikle açığa çıkararak, sızdırmaların daha geniş çerçevedeki ulusal güvenlik konusuyla bağlantısını halkın anlamasını sağlamak”… Guardian’a verilen ödülün de açıklaması şu: “NSA’in gizli dinlemelerini açığa çıkarıp yaptığı haberlerle devletle kamunun arasındaki ilişkide, güvenlik ve özel hayat konularını tartışmaya açmak.”

ABD’DE YARGILANAN SON GAZETECİ

Türkiye’de bu anlamda bir gazetecilik tartışması yok ve olamaz da. Yaşananlar, bir çıkar grubunun diğerini zor duruma düşürmek için interneti kullanması. Bir diğer deyişle, Türkiye’de “sızdırma” var, ama gazetecilik yok. Nasıl olsun? ABD’de bir gazetecinin yaptığı haber nedeniyle yargılandığı son tarih, 1917. Basın özgürlüğüyle ilgili kanunlarla korunuyor gazeteci. Türkiye ise hapisteki gazeteci sayısıyla dünya rekorlarını kırmaya devam ediyor!

NSA olayında suçlanan, kaynak. Yani Snowden. Türkiye’deyse “kaynak” daha belirsiz. Hedefte Cemaat var ancak yargıya yansıyan somut kanıt -şimdilik- yok. Kaldı ki ses kayıtları ham halde internete servis edildi; gazetecilik adına yapılmış-başarılmış bir iş yoktu.  Türkiye’de basının durumu “izleyici” en fazla “aktarıcı” konumunda olmaktan ibaretti.

Dünya, Pulitzer ile taçlandırılan “Snowden öncesi ve sonrası” gazeteciliği  tartışadursun… Türkiye basını, özgürlüğünü sağlama alamadığı sürece dijital çağda değişen gazeteciliğe ancak “seyirci” olarak kalmaya devam eder.

Soldan sağa, Çin’in eski Başkanı Hu Jintao, Başkan Xi Jinping ve eski bakan Wen Jiabao’nun ailelerinin, offshore cenetlerinde hesaplara sahip olduğu “sızdırmayla” ortaya çıktı.    

OFFSHORE SIZDIRMA

-       Data journalism (veri gazeteciliği) Wikileaks’te veya NSA’de olduğu gibi, çok büyük veri tabanlarındaki bilgileri, gazetecilik ilkelerine uygun olarak süzüp haberleştirmeye verilen ad. ‘Bilgisayar destekli gazetecilik’ de deniyor.

-       Veri gazeteciliğinin sınırı yok: Geçen yıl uluslar arası offshore hesaplarla ilgili büyük bir haber patladı. Finansal verilerle ilgili en büyük “sızdırma”sı sayılan belgeler, Washington merkezli ICIJ’e (Uluslararası Araştırmacı gazeteciler Konsorsiyumu) ulaştı.

-       10 farklı offshore cennetinden, 30 yıllık veri girişleri, mailler gibi dünyanın en zengin 100 bin vatandaşına dair özel kayıtlar,37 yayın grubu tarafından yedi ay boyunca incelendi.

-       Verinin toplam büyüklüğü 260 GB idi, yani Wikileaks’in 2010’da yayınladığı ABD dışişleri belgelerinin 162 katı büyük! (Kaynak: CBS)     

 

 

CHP’nin işgali

Bir ideolojileri yok. Ortak paydası özgürlük olan her şeyde varız diyorlar. Sloganları “az laf, çok iş”.

“CHP’yi işgal et” (OccupyCHP) hareketinin ateşlenme sebebi, sadece yerel seçimlerde muhalefet partilerinin aldığı sonuç değil.

Başta Ankara olmak üzere, halkın verdiği oyların temsil edilmediğine inanıyorlar. 

Ankara-CHP’yi İşgal Et hareketi internetten izlenebilir.

CHP’nin ataletini, doğrudan partiye yönelttikleri şu sözlerle eleştiriyorlar:

Gezi sürecinden beri görüyoruz ki, seni yöneten adamlardan bazıları bu muhalefet işini pek beceremiyor. Halk ittirmese CHP’nin çalınan seçim sonuçlarına itiraz edecek takâti bile yok. O yüzden biz gençlik ve halk olarak seni işgal etmeye geliyoruz!”

Gençlerin ilk “işgal eylemi” 11 Nisan’da, partinin Ankara’daki Genel Merkez binasında oldu.

Tıpkı Gezi sonrasında mahalle forumlarında yapıldığı gibi, herkes söz aldı.

23 NİSAN GİBİ OLMASIN

Başka bir siyasi parti, benzer bir “işgal”e nasıl cevap verirdi acaba? Düşüncesi bile titretir!

CHP yapması gerekeni yaptı ve kapılarını açtı. Ancak gençlerin önerileri ve tavrını ne kadar ciddiye aldı ve alacak, orası meçhul.

Korkum o ki CHP’li yöneticiler, 23 Nisan’larda çocuklara bir saatliğine koltuğu göstermelik devredip, söyledikleri hiçbir şeyi kaale almayan devlet muamelesinden fazlasını yapamayacak.

Oysa “CHP’yi işgal et” hareketi, şirin gözükme derdinde değil. Tam tersine, gençlerin sabırsızlığının, taleplerinin ve harekete geçme arzusunun en somut hali.

Bu yüzden CHP’nin yapacağı en büyük yanlış, “ay canım gençlerimiz ne de şeker” deyip üye yapmakla yetinmek.   

Eminim CHP’nin içinde, bu gençlerin sinerjisi, fikirleri, eğitim ve becerilerinden doğru bir şekilde yararlanmayı akıl edecek birileri vardır.

Kılıçdaroğlu onların sözünü dinler mi, yoksa heveslerini kursaklarda mı bırakır?

Bunu göstermenin en iyi yolu, lafta ve görüntüde kalmayan ciddi bir yenilenmeye gitmek olabilir.

ÖNCE GENÇLER VE KADINLAR!

 “CHP’yi işgal et” hareketi, partinin yönetim kadrolarında 40 yaş altı genç ve kadın oranını yüzde 50’nin üzerinde olmasını istediğini manifestosuna yazmış.

CHP, gençleri ve geleceği önemsiyorsa, kökten bir reforma gitmeyi göze almalı.

Hiçbir partinin tam olarak başaramadığı “Gezi ruhu”nu siyasete yansıtma şansını denemeli. Galiba bu, CHP’nin son şansı.

Eğer anamuhalefet partisinde hala Türkiye’yi ve seçmeni ciddiye alan bir damar varsa…

Bu gidişatın bir sonraki seçimde de ondan sonrakinde de değişmeyeceğini anlamış olmalı.

HALKIN CHP’Sİ Mİ DEDİNİZ?

  • ‘OccupyCHP’ yani ‘CHP’yi işgal et’ hareketi, sosyal medya üzerinden 81 ilde örgütlendi.
  • “CHP’yi yine halkın partisi yapacağız” diyen harekette yer alan gençlerin çoğu, yerel seçimlerden sonra CHP’de toplanıp tutanakları karşılaştıran gönüllüler….
  • Hareket, “Herkesi kapsayan, sosyal adaleti savunan, vicdanlı, dayanışmacı, paylaşımcı, ideolojik önyargılardan arınmış bir CHP” için, tüm yurttaşları CHP’ye kayıt olmaya davet ediyor.
  • http://occupychp.com ve http://occupychp.org adreslerinden hareketi takip edebilir, twitter hesabı ve facebook’taki gruplara kayıt olabilir.
halftheskymovement:

Forced into marriage at the age of 15, Berivan Elif Kilic seems to be an unlikely candidate for politics. But the former child bride is now the newly elected mayor of Kocakoy, a farming town of 17,000 people in southeastern Turkey.
Until five years ago, Kilic suffered daily beatings by the man she was forced to marry. She divorced him at 28 and now is determined to fight for women’s rights. As mayor, she plans to organize workshops to inform women about their rights and to give some basic education to town women.“People believe me when I talk about domestic violence,” Kilic said. “I was beaten up myself; I don’t have my knowledge from books.”
Read more via The Daily Beast.

halftheskymovement:

Forced into marriage at the age of 15, Berivan Elif Kilic seems to be an unlikely candidate for politics. But the former child bride is now the newly elected mayor of Kocakoy, a farming town of 17,000 people in southeastern Turkey.

Until five years ago, Kilic suffered daily beatings by the man she was forced to marry. She divorced him at 28 and now is determined to fight for women’s rights. As mayor, she plans to organize workshops to inform women about their rights and to give some basic education to town women.“People believe me when I talk about domestic violence,” Kilic said. “I was beaten up myself; I don’t have my knowledge from books.”

Read more via The Daily Beast.

Mevzide ‘ateist’ yokmuş!

Dinin siyasete alet edilmesine itiraz ediyoruz, çünkü insanların mezhep ve inançları yüzünden aşağılanıp hedef gösterilmesinin ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu, tarih boyunca defalarca gördük…

Bir kişiye veya gruba, dini, cinsiyeti, cinsel yönelimi, ırkı, dili, ten rengi, yaşı, bedensel engeli nedeniyle yapılan her türlü önyargılı yorum ve davranış, ayrımcılığa girer.

Uluslararası medeni ve siyasi sözleşmelere göre ayrımcılık, insan haklarına aykırıdır.

Ne var ki Türkiye’de ayrımcı, kutuplaştırıcı ve zehirleyen dile her gün yeni bir katkı yapılıyor:

Zafer Çağlayan’ın cemaat için söylediği “Bunları bize bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt yapsa anlarım. Ama bunları yapan Müslümanım diye geçiniyorsa, yazıklar olsun” sözleri…

AKP’li Bingöl Belediye Başkanı’nın “örf ve adetler gereği” kadınları çalıştırmayacağını söylemesi, ayrımcılığın dikalasıdır.

BİR YANLIŞ DÜZELTİRKEN BAŞKA YANLIŞ YAPILIYOR

Dün Milliyet’in manşetinde yer alan, Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un “Mevzide ateist yoktur” sözleri ise dini ayrımcılığın en taze örneği.

Başbuğ, TSK’ya yöneltilen “dine uzak, hatta dinsiz” eleştirilerinden duyduğu rahatsızlığa karşılık, aksini ıspat etmek istercesine askerin “Allah Allah” diye taaruz ettiğini, mevziye girince kimsenin ateist olmadığını, dua ettiğini söylüyor…

Başbuğ’un cephede yaşadığı şahsi tecrübeleri bizi ilgilendirmez… Ancak silah altına alınan milyonlarca askerin inancı adına bu şekilde konuşması; Sünni Müslüman olmayanları, özellikle inançsızları dışlaması, kelimenin en hafifiyle kabul edilemez.

Röportajda Başbuğ, orduevlerine, yemin törenlerine başörtülülerin alınmaması gibi ayrımcı uygulamaların özeleştirisini yapmış. Ancak bir yanlışı düzeltirken bir başka yanlışa düşüyor…

Üzerine bir de “milli ordu” vurgusu yapıyor!

SEVAG VE BİNLERCESİ

Ordu, etnisiteye, mezhebe, inanca bakmadan her yaşı gelen erkeği askere alıyorsa… “Milli ordu”ya vurgu yapmanın mantığı nedir?

Peki bu ülkede, askerlik zorunlu değil mi?

İnsanın içi, gencecik er Sevag Balıkçı’nın nasıl öldürüldüğünü düşününce titriyor: Askeri yargı “kasıt yok” kararını verse de Balıkçı’nın, 24 Nisan 2011’de silah arkadaşı tarafından kasten öldürüldüğünü görgü tanıkları söylüyor.

Sadece Sevag mı? 2012’de Milli Savunma Bakanlığı, 22 yılda 2.221 askerin intihar ettiğini, 1602 askerin de “çeşitli kazalar” nedeniyle öldüğünü açıkladı.

Çoğu basına yansımayan bu ölümlerin sorumlusu kim?

TSK, özeleştirisini ne zaman yapacak?

Vatandaş “Allah Allah” diye koşarak cepheye yollanmadan önce, en temel haklarının korunacağını…

Dini, ırkı, mezhebi yüzünden ayrımcılığa maruz kalmayacağını… Ve bu yüzden hayatının tehlikede olmayacağını bilmesi gerekmez mi?

“Milli ordu” vurgusu, ateistler dahil, bu ülkedeki tüm azınlıkları yok saymak anlamına gelmiyor mu?

Dünya ve uzay için iyi bir fikrin varsa, gel!

-     İstanbul Sabancı Üniversitesi’nde bu haftasonu, NASA’nın harika bir etkinliği düzenlenecek. Aynı anda 96 şehirde ve 48 ülkede yapılacak 48 saatlik bir kod maratonu bu: “Uzay aplikasyonu müsabakası…”

-       Dünya ve uzaydaki yaşamı geliştirmek üzere Yerkürenin Korunması/gözlemi, Uzayda Teknoloji, İnsanlı Uzay Uçuşu, Asteroidler ve Robotik kategorilerinde düzenlenen yarışmaya katılmak için iyi bir fikrinizin olması yeterli! İngilizce ve teknoloji bilginizin profesyonel düzeyde olması gerekmiyor. 

-       Herkese açık ve ücretsiz olan etkinliği, Türkiye’den TAG ekibi, TTNet’in desteğiyle düzenliyor. Cumartesi saat 9’da başlıyor, geceye kadar kesintisiz sürecek… Ayrıntılı bilgi için: https://2014.spaceappschallenge.org/challenge/

- Her konu için ilham verecek temaları, İngilizce olarak sitede bulabilirsiniz. Yerkürenin korunması bölümünde örnek olabilecek bir çalışma, "Bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir."

- Buna göre NASA’nın uydu fotoğrafları (GIBS) servisini kullanarak dünyanın son iki yılda nasıl değiştiğini göstermek mümkün… Veriyi haritaya döküp, isterseniz ek veri ve görsel ekliyorsunuz. Mesela göç eden balinaların rotalarını, okyanus yüzeyindeki ısı değişiklikleriyle kıyaslanabilir. 

 

Tags: haber 2014 bilim