Tepetaklak

Bir zamanlar, bugün de ülkeyi yönetenlerin sık sık söylediği “normalleşme” diye bir kavram vardı… 

O günlerde “Yeni Türkiye” henüz kullanıma sokulmamıştı. (Meğer fetret devrinde yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş!) “Normalleşiyoruz” diyerek kanun ve yönetmeliklerde pek çok değişiklik, torba yasalar aracılığıyla, “AB’ye uyum” ve “askeri vesayetten kurtulma” gerekçesiyle yapıldı. Bir konuda demokrasi adına olumlu 1 adım atılırken, yanı sıra atılan en az 10 adımda çıkar, yozluk, adaletsizlik, talan, tektipçilik ve baskının temelleri atıldı.
Kılık kıyafet özgürlüğü derken 9 yaşındaki kız çocuklarına okula başörtüyle gitme “izni” çıktı.

HSYK seçimlerinden rektör atamalarına, mutlak kontrol iktidarın eline geçti.
Barış süreci Öcalan’la görüşmelere endekslendi. Toplum kendi haline bırakıldı.
Suriyeli muhaliflere destek diye diye cihatçılar bu topraklarda beslendi.

Halaybaşı Türkiye


Katil polis memuru, mağdur Sarısülük ailesini “sanık” sandalyesine oturtmayı başardı.
Koca zulmünden kaçmaya çalışan kadınlar, sığınma talebinde bulunsa bile sokak ortasında öldürülüyor.
Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasının üstü kapandı.
Türkiye iş cinayetlerinde halaybaşı oldu.


Liste böyle uzayıp gider…


Normalleşen Türkiye’de aslında herşey tepetaklak oldu.
Çok mu şahaneydi her şey, tabii ki hayır. Ancak laiklik, insan hakları, hak ve özgürlükler, çevre koruma veözelleştirme konusunda temel ilke ve yasalar çiğ çiğ çiğnendi.
O kadar can yakıcı ve acil sorunlar var ki, her gün yenisi eklenen çevre talanı, “acele kamulaştırma” ve özelleştirme felaketine artık kimse dikkat kesilmez oldu.


Mesele üç beş ağaç değil


Hani Soma’da yeraltında can veren 301 insan için hep beraber gözyaşı döktük, neden bunların yaşandığını sorguladık ya bir süre… Soma davası çıkmaza doğru giderken, şirketler ölümüne kömür çıkarma uğruna yine bildiğini okuyor.
Soma’nın Yırca köyü, Kolin Grubu’nun termik santralı için “acele kamulaştırma”ya açıldı. İki günde usulsüz olarak 475 zeytin ağacı kesildi.
Manisa Valiliği’ne göreyse ağaçların feda edilmesi, Suriye, Irak ve Ukrayna’da feda edilenlerin yanında “makul”müş!
Yırca’da yaşayan herkesin hayatını tehdit edecek bir yatırımın daha kapısını açıyor. Ne adına? “Milli kaynaklardan faydalanmak ve enerji temin etmek” diyorlar buna…
Tarımı bitir, buğdayı bile ithal eder hale gel, korkunç paralar harcayarak kısıtlı ve zararlı enerji kaynaklarına yatırım yap, zeytinleri kes, insanları kömürle öldür…
Herşey tepetaklak, her şey ters ve bu gidişatın sonu yok.


TEHDİT EDİLİYORSAN SUSMA!

  • Gazeteciye tehdit, dünyanın her yerinde var. Ancak bunu “işin bir parçası” olarak kabul etmek, normalleştirmek anlamına geliyor.
  • Index on Censorship Avrupa’da tehdit, sansür, hak ihlali gibi sorunlarla boğuşan gazeteciler için destek olacak bir sistem geliştirdi. mediafreedom.ushahidi.com sitesindeki haritada Türkiye dâhil, pek çok ülkede rapor edilen tehditleri görebilirsiniz. 
  • Gazeteci, blogger ya da yurttaş gazetecilerine açık platformda kendi başınıza geleni aktarabilirsiniz. Android ve iphone uygulamaları da var. Tehditleri RT’lemeyin, şikâyet edin!

Tags: milliyet 2014

Otosansür ve “makul şüphe” günlerinde gazetecilik

Üsküp’te düzenlenen “Güneydoğu Avrupa Medya Forumu”ndayım. Medya etiği, kamuya açık bilgiye ulaşma, veri gazeteciliği ve basın özgürlüğü konularının tartışıldığı forumda, “medyada özdenetim” paneline katıldım.

Ancak Türkiye medyasında özdenetimin(*) yerini otosansür aldığı için, bu konu hakkında konuşmak zordu.

image

Medyanın kendini denetlemesi hep sorunluydu. Siyasi ve hukuki baskılar ile medya sahipliğinin yapısı, gazeteciyi son yıllarda iyice köşeye sıkıştırdı.  

Basın Konseyi’nin yanı sıra yerel ve ulusal düzeydeki gazeteci cemiyetleri de medyadaki kutuplaşmadan payını aldı.

İyiniyetli tekil çabalar var, evet. Ancak farklı kamplara bölünen gazeteciler kendi hakları için ortak mücadele edemiyor. 

Kısacası tek sorun yukarıdan gelen baskılar değil, gazetecilerin kendi derdine düşmesi.

Yayın ilkeleri uygulanıyor mu?

Gazeteciliğin ve haberin ahlakını korumak için yayın ilkeleri ve ombudsmanlık gibi evrensel uygulamalar var.

Ancak Türkiye’de çoğu medya grubunun kendi yayın ilkeleri bile yok. Olanlar da ayrı sorun! Mesela Anadolu Ajansı’nın yayın ilkeleri var ama ne kadarına uyuyor?

Şu anda Milliyet dahil, sadece dört gazetenin “ombudsman”ı var. Daha ziyade okur temsilcisi gibi görev yaptıklarını söyleyebiliriz.

Ancak malum baskılar yüzünden bazen “okur temsilciliği” görevini dahi sınırlı yapabiliyorlar.

Türkiye’de medyanın kendini denetlemesi ve kurallarını korumasının önündeki en büyük engel, medya patronlarının başka sektörlerde faaliyet göstermesi. Enerjiden inşaata, iktidarla yakın ve iyi ilişkiler gerektiren alanlarda aktif olan merkez medya gruplarında gazetecilik yapmak, bu nedenle gittikçe zorlaşıyor.

Gazetecilere yargısız infaz

image

Adana’da Azadiya Welat’ın dağıtımcısı Kadir Bağdu, sokak ortasında vuruldu.

Genel anlamda, Türkiye’de basın etiği kavramı neredeyse unutturuldu. Hızlı gündemin içinde gazeteciler bazen bilerek, bazen farkında olmadan evrensel habercilik ilkelerini çiğniyor.

Yalan habercilik, dezenformasyon, nefret söylemi o kadar yaygınlaştı ki, ne yazık ki “norm” halini almaya başladı…

Gazeteci, işten atılma; bazen iktidar, bazen meslektaşları tarafından hedef gösterilme ve yargılanma tehditi altında çalışıyor. Üstelik gazetecilerin sokak ortasında yargısız infaza uğradığı, yeni kanun düzenlemeleri sayesinde gözaltına alındığı günler de geri geldi:

Azadiya Welat’ın dağıtımcısı Kadri Bağdu, Adana’da öldürüldü. “Yeni yargı” paketi daha kanunlaşmadan gazeteci Aytekin Gezici, “makul şüphe”den gözaltına alındı. 

imageDünyanın her yerinde gazeteciler tehdit ediliyor. Ancak bazı ülkelerde işler daha zor. Agos’ta çalışan Arzu Geybuleyeva’nın aldığı tehditler  ve gazeteciler arasındaki dayanışmanın önemi, SEEMF’de konuşuldu.

Dayanışma şart

Peki bu ortamda gazetecilerin yapabileceği hiç birşey yok mu? Bence herşeye rağmen var:

1-    Gazeteciler, egolarını ve kişisel sorunlarını bırakıp biraraya gelmeli. Hangi kurumda çalışırsa çalışsın, daha fazla dayanışmaya ihtiyaç var.

2-    Türkiye’de gazetecilik, yaparken öğrenilen bir meslek. İletişim, gazetecilik eğitimi alan yeni mezunların iş bulması giderek zorlaşıyor. Uluslararası kurumların işbirliğiyle düzenlenen, özellikle dijital gazeteciliğin çerçevesini belirleyecek “meslek içi eğitim”ler ve work shop’lara ihtiyaç var.    

3-    Sendikayı ve bağımsız, alternatif medya kuruluşlarını gazeteciler sahiplenmeli. İnterneti kısıtlayacak yeni düzenlemeler yolda. Gazeteciler, bilgi teknolojilerine de hakim olmalı.

GAZETECİ KENDİNİ NASIL DENETLER?

(*) Özdenetim, gazetecinin bağımsız ve tarafsızlığını koruyabilmesi için “meslek içi denetleme” anlamına geliyor. Hem haklarının korunması, hem mesleki hataların iktidardakiler tarafından değil, kendi içinde denetlemesi anlamına gelir.

Haberde doğruluk, mesleki etik, mahremiyetin korunması, editoryal bağımsızlık ve ifade özgürlüğü konularında, gazetecinin kendi standartlarını belirlemesi demektir. 

 

Alain de Botton: Dinle siyasetin karışması çok tehlikeli

"Belli bir siyasetin, belli bir dinle karışmasını çok tehlikeli buluyorum. Ateşle oynamak bu. Avrupa aydınlanmasının en büyük başarılarından biri, dinle siyaseti ayırmayı başarabilmesiydi. Türkiye’de de belli bir noktaya kadar vardı ancak şimdi unutulmuş gibi." Alain De Botton

Alain de Botton, The School Of Life’ı (TSOL-Hayat Okulu) gayet temel, insani bir kaygıdan yola çıkarak başlattı: Hayatın anlamı ne? Tarih boyunca geliştirilen fikirleri, nasıl kendi yararımıza kullanabiliriz?

Diyeceksiniz ki din var. Evet var, ancak dinler herkes için doyurucu-açıklayıcı cevaplar vermiyor. Üniversitelerdeki sosyal bilimlerin, kültürün bu açığı kapayacağı düşünülüyordu, ama klasik hoca-öğrenci-sınav ilişkisi de tatmin edici bir öğrenme sağlayamıyor.  

Neticede modern insan, iki temel alanda sorun yaşıyor: 1-Aşk. 2-İş hayatı. TSOL, özellikle bu iki alana temas etmeyi, insanların hayatlarında büyük yer kaplayan bu sorunları eğlenceli, ilgi çekici şekilde ele alıyor. Felsefe ve sanat, bu derslerin aracı.

imageDe Botton’la sohbetimize en çok neden aşkla ilgili kitaplarının satıldığını konuşarak başlıyoruz. “Çünkü romantik aşk, insanların en çok hayal kırıklığı yaşadığı alan. Aşka dair bir fikrimiz var, fakat nüfusun ancak yüzde 5’i bunu yakalayabiliyor. Hem zor, hem de utandırıcı bir sorun bu. İnsanları ‘acaba bende bir yanlış mı var’ dedirtecek noktaya getiriyor” cevabını veriyor. 

GÜNDELİK HAYATTA BU SORUNLARA VAKİT AYIRAMIYORUZ

  • Bilgi Üniversitesi’nde başlattığınız SCOL programında beklentiniz ne? En çok hangi derslere ilgi gösterilecek?

Bence ilişkiler konusu, Türkiye’de pek çok insanı ilgilendiriyor. Romantik aşk, yeni bir kavram. Artık insanlar sadece ailelerini dinleyerek seçim yapmıyor. Ancak bunun acı verici sonuçları oluyor.  geçiyor. Türkiye, ekonomik olarak gayet hırslı bir ülke. Bazıları çok para kazanıyor, bazıları biraz… Ama neden para kazandıklarını sorgulayan çok. Bence profesyonel alanda da pek çok sorun var, özellikle de ‘anlamı’ üzerine: Günde 12 saat çalışıyorum, iyi kazanıyorum ama bir aydır bir ağaç bile görmedim, çocuklarımla vakit geçiremiyorum. Yaptığım işten memnun muyum? Gibi düşenenler çok. Gündelik hayatta bunları düşünmeye yeterince vakit ayıramıyoruz. TSOL, bu sorunum için hayatımda biraz zaman açacağım diyenlere hitap edecek.

  • Türkiye’de hep bize özel sorunlar olduğunu düşünmeye meyilliyiz. Batılı ülkelere göre, özellikle demokratikleşme, ifade özgürlüğü gibi konularda büyük sorunlar yaşıyoruz. İnsanlar genel anlamda bıkkın, umutsuz ve hatta, kaçmaktan bahsediyor…

Siyasi yapı ve özgürlükler etrafındaki konular, geçen 300 yılda Batı Avrupa’da  çok tartışıldı. Dinle devlet ayrı olmalı mı? İş dünyasının siyasetçilerle ilişkisi nasıl olmalı? Medya ne kadar özgür olmalı, gibi… Thomas Hobbes’dan John Locke’a, bu konular hakkında çok önemli fikirler üretenler oldu. Bence Türkiye’nin bu düşüncelerle ilgili bir çeşit hızlandırılmış kursa ihtiyacı var. Buradaki tartışmaların bazılarında düşünce tarihini hatırlanmıyor. İfade özgürlüğü dün icat edilmedi, twitter’la başlamadı… Ne kadar özgürlük olursa, o kadar kaos vardır ama aynı zamanda meşruiyet sağlanır. Bu tartışmalar şimdi, Türkiye’de başlamadı. Tarihte var. Bence burada çok önemli dersler unutuldu.  Bu da çok tehlikeli.

SİYASETÇİ GAZETECİYE DOKUNAMAZ

image

Yazar-filozof Alain de Botton, her yazdığı kitabın kendisi için “kişisel terapi” olduğunu söylüyor. 

  • Nesi tehlikeli?

Belli bir siyasetin, belli bir dinle karışmasını çok tehlikeli buluyorum. Ateşle oynamak bu. Avrupa aydınlanmasının en büyük başarılarından biri, dinle siyaseti ayırmayı başarabilmesiydi. Türkiye’de de belli bir noktaya kadar vardı ancak şimdi unutulmuş gibi. Benzer şekilde, medya özgürlüğü… Hükümeti sert eleştiren bir medya, son derecede acı verir. Ama bu, siyasetçilerin gazetecileri hapse atmalarını gerektirmiyor. Modern toplumun yapı taşlarından biridir: Siyasetçi, gazeteciye dokunamaz! Bayıldığından değil. Çoğu politikacı, gazeteciden nefret eder. Ama iyi bir toplumda yaşamak istiyorsan, gazeteci denen bu sinir bozucu kişileri tolere etmek durumundasın.  Türkiye bunu unutmuş gibi.

-           Tolere etmemek, bastırmak bir çözüm olabilir mi?

Her yıl birkaç gazeteciyi daha öyle ya da böyle ortadan kaldırmak, katastrofik bir hata. Gücü elinde tutanlar açısından bedeli muazzam büyüklükte. Kısa vadede kendini kurtarabilir, ama uzun vadede toplumu oluşturan tabana büyük zarar verirsin. Kimse bu iş kolay demiyor. Siyasetçilere ders verdiğinizde…

-          Siyasetçiler de mi öğrenciniz?

İngiliz hükümetiyle bağlantımız var, evet… Türkiye’nin sorunu, kendi geçmişinden ders çıkarmamak. Bunu izlemek gerçekten üzücü.

imageTSOL’ün İstanbul kadrosunda ünlü-ünsüz, alanında başarılı pek çok isim olacak. Serra Yılmaz, 5 Ekim’de “hayatı doğaçlamak” başlıklı bir atölye düzenleyecek. 

KÖTÜSÜN DEMEKLE YOLSUZLUĞU ÇÖZEMEZSİN

-          Sadece özgürlüklerin kısıtlanması değil. Yolsuz bir toplumda yaşıyoruz. Bunu kabullenmek bazıları için güç… Ne tavsiye edersiniz?

Evet, bu durumu eleştirmelisiniz ancak insanları iyi olmaları için korkutamaz, zorlayamazsınız. “Kötü insanlar yolsuzdur” dediğinde sorunu çözmüyorsun. Tıpkı, bir çocuğun davranışını değiştirmesi için bağırmak, cezalandırmak gibi. Birine “kötü, hırsız” diyerek bir şey değiştirebileceğine inanmıyorum. Strateji lazım; en iyi hangi teknik işe yarar diye düşünmeli. Çoğunlukla bu insanlara “sen kötüsün” dediğinde kavga eder ama kazanamazsın. Suç/suçluluk duygusu konusunda dikkatli olmalı. Özgürlüğe, dürüstlüğe inanan insanların bahsettikleri, konuştukları kişiler de insan. Bazen kendi ailesinden bile olabilir. Yani suçlamak, değişim yaratmaz.

-          Din konusu bizde tartışma bile kaldırmıyor. Siz, dinin dışında hayatın anlamını çözecek bir alandan bahsediyorsunuz…  

Hayat kafamızı karıştırıyor. Dinler, insanları iyi hissettirecek hikayelerle doludur. Seküler veya dindar olmayanlar ise bunları saçmalık olarak görmeye meyilli. Bir insan korktuğunda ne yaparsın?” Aptalsın” demezsin. “Tanrı yoktur” diyerek de sorunları çözmüş olmuyorsun. Peki laik dünyada dinin yerine ne kondu? Kişisel başarı, para, aşk, aile… Hepsinde bir şekilde sorunlar yaşanıyor. Modern seküler insan da süper mutlu değil. Kültür önemli bir araç, ancak bir grup enetlektüelin elinde kaldı.  Modern seküler insanın elinde CNN, alışveriş merkezi ve arabası kaldı. Buradaki gerilimler, çelişkilerle uğraşmak da bizim alanımız. Sorgulayan, merak eden kişi… Bizim müşterimiz o.  

-          Müşteri demişken. TSOL, psikologların işini elinden alıyor olmasın?

Öyle bir eleştiri almadım, psikoloji de okulun bir parçası. Dersler paralı; bizim de hayatta kalmamız lazım. Kuaföre, elbiseye para veriliyorsa buna neden verilmesin?  Freud, parasını nakit ve hemen seans sonrası alırdı. Gerekçesi, hastanın seansa değer vermesiydi. Bir şey bedava olunca insanlar pek ciddiye almıyor.  

Bilgi Üniversitesi’nde başlayan School of Life ile ilgili bilgi almak için: 

http://www.theschooloflife.com/istanbul/

istanbul@theschooloflife.com

Aman Allahım kanton kuruyorlar!

Kobane IŞİD’e karşı büyük bir mücadele verirken Türkiye için Kobane’nin anlam ve önemi üzerinde tartışmalar sürüyor.

Herşeyden evvel, Kobane’nin düşme ihtimali, ağır yara alan barış sürecininin de sonu demek.

Bu arada CHP bile Kobane’ye yardım için koridor açılmasını savundu ki bu, muhalefet partisi adına epey radikal bir öneriydi… Tabii AKP’nin sözcüleri tarafından, devlet adabına yakışmayacak sözlerle eleştirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Kobane ile Türkiye’nin ne ilgisi var” diyor. Çünkü Kobane; Filistin’den Mısır’a, Bosna’dan Suriye’ye, AKP’nin “ezilen Müslüman halklar” saydığı ve sahiplendiği kümede yer almıyor.

Acaba neden?

İktidar ve paralel düşünen ulusalcı-milliyetçilerin Kobane alerjisinin asıl nedeni, Kürtlerin “demokratik özerklik” modelini hayata geçirmesi olmasın?

Kanton nedir, nasıl işler?

Bülent Arınç’ın 5 Ekim’de yaptığı konuşma, devletin Kürtlere bakışını net anlatıyor:

“… Aman Allah’ım, kanton kuruyorlar. Yani şehirlerinden biri başşehir, bir tane meclisleri var, 6-7 tane de bakanları var. Haseke bunlardan biridir. Kobani, Cizire bunlardan biridir. Devlet olmaya yöneldiler. Arkalarında Esed vardı.”

Sahi, nedir bu kanton modeli? İsviçre, Bolivya, Belçika kantonlarla yönetilirken Türkiye’yi bu kadar korkutmasının sebebi nedir?

Express dergisinin Şubat-Mart 2014 sayısında gazeteci İrfan Aktan, PYD eşbaşkanı Asya Abdullah ve Rojava’nın halk oyuyla kabul edilen “toplumsal sözleşmesi”ni hazırlayanlarla konuşup kantonların işleyişini yazmıştı.

Özetlemeye çalışayım;

-Rojava’da iki temel siyasi gücün oluşturduğu iki meclis var. Biri, kanton yönetimine mesafeli yaklaşan ve aralarında sol partilerin ve Barzani’ye yakın partilerin de olduğu, çok bileşenli ENKS.

Esad’ın nefret edeceği bir sistem

- Diğeri, kanton sistemini ilan eden, PYD’nin etkin olduğu Rojava Demokratik Özerklik Yönetimi Yasama Meclisi.

- Yasama Meclisi’nde, parti, örgüt, STK, gençlik ve kadın hareketlerinden oluşan 52 bileşen var.

- Rojava’nın üç kantonu var: Kobane, Efrin, Cizire. İlk iki kantonun nüfusu ağırlıkla Kürt. Ancak Cizire’de Arap, Ermeni, Asuri-Süryaniler yoğun olarak yaşıyor. Buradaki 22 bakanlıkta kadın, genç, Süryani ve Araplar da yer alıyor.   

- Kanton sisteminin özünde, Suriye’den kopmadan, tek bir bölgeye hapsolmadan olabildiğince “bölünerek” demokratik sistemi sağlama fikri bulunuyor.

- Rojava’daki kanton sistemi “tektipleştirme” riskine karşı bir teminat olarak görülüyor.

- Asya Abdullah, Esad’ın gücünü topladığı anda bu sistemi kabul edemeyeceğini ve saldıracağını öngörüyor.

Rojava’da kurulan, deneme aşamasındaki kanton modelinin “ideal” bir demokratik yönetim şekli olduğunu söylemek için henüz çok erken.

Ancak aynı şekilde, halkların, azınlıkların, farklı inançların, cinsiyetlerin daha iyi temsil edilebileceği bir modeli anlamaya çalışmanın önünde engel olmamalı… 

Yekten yok saymakla hiçbir yere varılmıyor.

TOPLUMSAL SÖZLEŞME BİR HAYAL Mİ?

Rojava’nın toplumsal sözleşmesi, güçler ayrılığını, bireyi ve farklı kültür, etnisite, inanç gruplarını yönetime karşı korumayı tahahhüt ediyor. Ayrıca tüm kurumlarda (mahkemeler dahil) yüzde 40 kadın kotası var.

Metin, şu ifadelerle başlıyor:

* Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için…

* Demokratik toplum bileşenlerinin çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için…

* Kadınların haklarının kökleşmesi için… Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için…

* Bizler; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri, Keldani ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

 

 

Eyvahlar olsun! Bunlar(*) “iyi aile çocuğu” değil!

İki yıldır anlatmaya çalışıyorum: Diyarbakır (Lice, Silvan), Van, Hakkari, Yüksekova… Nereye gidersem gideyim, Kürtlerin barış süreciyle ilgili umutlarının her seferinde daha da eridiğine şahit oldum.

Akil İnsanlar raporlarına bile yansıyan, Kürtlere dair her araştırmada ve Güneydoğu’ya ciğer tava yemeye değil, gerçekten gazetecilik yapmaya gidenlerin altını çizdiği gerçeklik işte buydu.

image

Kobane eylemlerinin ilk gününde Diyarbakır’da 10 kişi öldü. Bu fotoğraf, öldürülen iki gencin cenazesinde çekildi. Narphotos/Fatma Çelik

Peki neden? Çünkü Kürtler, devlete güvenmiyordu… İktidarda kim olursa olsun, devlet refleksleri onlara göre değişmemişti (*).

Yine Kürt “düşman”dı, ötekiydi. Dil ve kültürün tanınmasına yönelik adımlar yetersizdi, toplumsal mutabakat Allah’a havale edilmişti, siyasi davalardan yargılananların ne olacağı ise belirsizdi.

Ateşkese, Öcalan’la görüşmelerin sürmesine ve 2000’lerin ortasından bu yana önemli bir rahatlamanın yaşanmasına rağmen, tedirgindiler.

Bu tedirginlik, IŞİD’in güç kazanıp akrabalarının, arkadaşlarının yaşadığı yerlere saldırmasıyla iyice büyüdü.

SIĞINMACI KÜRTLERE MUAMELE

image

Suruç’taki IŞİD protestosu yapan sığınmacılar da pek çok kez jandarma gazından nasibini aldı . Yasin Akgul/Nar Photos

 Şengal faciası ne çabuk unutuldu: Öldürülmek bile iyiydi, kadınlar “İslam gelini” olarak pazarda satılıyordu.

Kobane ise ipleri koparttı.

Kısacası, her yerde, ama özellikle Türkiye Kürdistanı denilen bölgede patlak veren olayların eli kulağındaydı.

Bu gerilimi artıran açıklama ve hareketler, peş peşe geldi. Kobane’den kaçan Kürtlere sınırlar bir kapandı, bir açıldı… Bazen sınırdan geçmek isteyenlere gaz atıldı, bazen mermi.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti, 3.5 yıl önce patlak veren Suriye savaşından kaçan herkese kucak açmakla övünüyordu.

Fakat Ezidi ve Kürtler gelince, sığınmacıların hiçbirine uygulanmayan bir muameleye maruz kaldılar.

image

Bayramın ilk günü… Daha sokaklar karışmamış, ortalık iç savaşa dönmemiş. Asker, AFAD’ın kurduğu çadır kentte kalan Kobanêliler ile bayramlaşmaya gitmek isteyen Etmanek köyündeki nöbet eylemcilere gaz bombası atıyor. Tolga Sezgin/Nar Photos

Bırakın sığınmacıları, IŞİD gibi radikal İslamcı örgüt militanlarının Türkiye sınırından elini kolunu sallayarak geçmesi, dünya basınına mal olduktan ve ABD’nin baskılarıyla -isteksizce- kısıtlandı.

Haliyle sadece Kürtler değil, pek çok vatandaş AKP’nin IŞİD politikasına şüpheli, tepkili ve suçlayıcı yaklaştı.

BABETLİ  KIZLAR-VAROŞ GENÇLİĞİ

Kürtler Kobane için sokağa çıkınca, yine Kürtler suçlu oldu. Kamu mallarının tahrip edilmesi, ölen insanlardan daha değerli oluverdi.

İşin ilginci, iktidara muhalif grupların da iş Kürtlere gelince aynı koroda buluşması: Gülenciler, ulusalcılar, milliyetçiler ve CHP tabanının bir bölümü, HDP’yi suçlu göstermekte aynı safta buluştular.

HDP çok mu şahane yönetti durumu? Hayır! KCK’nın Atatürk büstü ve okul yakmanın provokatörlük olduğu açıklaması da daha yeni. İnanmayan olabilir, ama örgütün bu eylemleri sahiplenmemesi önemli.    

image

Taksim’deki Kobane eylemi, 7 Eylül. Narphotos, Adnan Onur Acar

Bu arada şehirli-laik kesimin bir bölümü Gezi’de yaşananları unutarak, çevik polisin marifetlerini bilmiyormuş gibi, düşmancıl bir havaya girdi.

Kitle farklı çünkü…

Bu sefer “babetli iyi aile kızları” olarak tanımlanan gruplar–ki bu tanımlamaya göre Kürtler, kötü aile çocukları!- yok sokakta.. Bu sefer, siyasi bir derdi olan, canı burnunda yaşayan, şehirlerin varoşlarında işsizlik, iş cinayetleri, “kentsel dönüşüm” kurbanı gençler sokakta.

“Bunlar” (*) dedikleriniz, öfkeli ve kaybedecek çok şeyi olmayan insanlar.

ESKİ TÜRKİYE REFLEKSLERİ

image

8 Ekim’de 6 ilde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, Diyarbakır’a uçuşlar bile bir günlüğüne yapılmadı. Fotoğraf: Firat Aygun / NarPhotos

Şiddeti asla savunmuyorum. Aksine, barış için hala bir şans varsa nasıl sağlanabileceğini, daha fazla insanın zarar görmemesi soğukkanlılıkla düşünmekten yanayım.

Ancak şiddeti bastırmanın yolu, eski Türkiye reflekslerine sığınıp “misliyle” cevap vermek değil… Barışçıl gösterilere orantısız müdahale etmek, anons bile vermeden saldırmak değil. Tankları caddelerde yürütmek değil. İktidar yanlılarının IŞİD’i adeta aklayan sözleri değil.

Üniversiteleri coplu polislerle basmak, eyleme katılanları gözaltına almak, darp etmek de değil. Polisin milliyetçi ve cihatçılardan “taraf” görüntüsü vermesi, hiç değil!

Sorumlu ortada: Yönetilmeyen, Öcalan’la pazarlığa kitlenen barış süreci ve vahim hatalarla dolu Suriye politikaları, sokağı bu hale getirdi.

 

90’larda sosyal medya olsaydı…

İktidara bağımlı propaganda yayınlarına, yalan ve dezenformasyon yüklü haberlere, sansür ve otosansürün boyutuna, tutuklu ve yargılanan gazetecilere, gazetecilerin hedef haline getirilmesine, patron boyunduruğundaki “denge gazeteciliği”ne bakınca…

Genel kanı, Türkiye’de editoryal bağımsızlığın ve medya özgürlüğünün hiç bu kadar kötü durumda olmadığı.

Vaziyetin darbe yıllarından daha beter olduğu sık sık öne sürülüyor.

Dün Mersin’den Ankara’ya, sokaklarda IŞİD karştı ve Kobane dayanışması için sokağa çıkanlar yine çevik polisin gaz ve kurşunlarına hedef oldu. Fotoğraf: Birgün

Bu noktada itirazım var. Medya özgürlüğünde durum, daha kötü değil!   

Hatta bugün, haber alma-verme özgürlüğü açısından çok daha ileri bir konumdayız.

Ancak bunu sağlayan ne medya, ne de siyasi ortam

Dijital gazetecilik ve sosyal medya sayesinde artık hiçbir şey sır olarak kal(a)mıyor.

Halk, farklı kaynaklara daha kolaylıkla ulaşabiliyor.

Türkiye medyasında bugün farklı olan, baskının artık kapalı kapılar ardında, Genelkurmay’ın gece yanan ışıklarının gölgesinde değil, dünya kamuoyunun önünde, alenen yapılıyor olması…

 MEDYADA DÜN VE BUGÜN

image

3 Temmuz 1993, Hürriyet’in Sivas katliamı manşeti…

80’li yıllarda çocuktum; Kenan Evren’in siyah beyaz nutukları ve “ülkemizi bölmeye çalışan hainler”le (irticacılar, solcular, Kürtler, Ermeniler, Rumlar) ilgili yapılan haberlerle büyüdüm.

Ayrıca utanç verici bir magazin ve porno gazeteciliği hakimdi.

90’larda tıfıl bir gazeteciyken bazı “yasaklı kelime ve haberler”in varlığını yavaş yavaş öğrendim.

93-95 yıllarının muteber basını “sarışın Başbakan”a övgüler yağdırırken, Güneydoğu’da halkın nasıl katledildiğini, köylerin nasıl boşaltıldığını, gazetecilerin faili meçhule kurban gittiğini bazen aylar sonra duyuyorduk. Bazılarını yıllar sonra!

Çünkü bunların hakkında yazmak, konuşmak, olacak şey değildi… Yahu “Kürt” demek yasaktı!

Roboski o günlerde yaşanmış olsaydı, halkın büyük çoğunluğu bu katliamı meşru görecekti.

Gezi 90’larda yaşanmış olsaydı, bu kadar büyümeyecek ve polisin çocukları sokak ortasında öldürdüğü belki hiç ortaya çıkmayacaktı.

IŞİD katliamından kaçan Ezidiler, Kürtler, Türkmenler için kimse sokağa çıkmayacaktı. 

KÜÇÜK KUŞ SİYASİLERİN KABUSU

Gezi protestolarında nice pankart, duvar yazısı, insan hakları ihlali sosyal medyayla duyuruldu. Televizyonlar üç maymunu oynadı…

2000’li yıllar, dijital devrimi beraberinde getirdi.

Ayrıcalıklı kesimin (siyasiler, sermaye, gazeteciler) tekelinde tuttuğu ve istediği gibi biçimlendirdiği bilgi, giderek daha çok halka açık hale geldi.

Cep telefonu olan, görüntüyü çekip yayınlıyor…

Olay yerindekiler, gazetecilerin şov için çektirdiği pozları ifşa ediyor…

Yurttaş gazeteciliği -tüm sorunlarına rağmen- gerçekten ne olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.

Dahası, bilginin devletler ve kurumlarca manipüle edilmesine dayanamayan Julian Assange, Edward Snowden gibi isimler çıkıp belki onyıllarca saklanacak “gizli” bilgileri halka açıyor.

Alternatif sesler, ne kadar bastırılmaya çalışılsa da daha çok duyuluyor.

Bu nedenle internet ve twitter, siyasilerin kabusu.

Bu nedenle “her gün internete daha da karşı” oluyor; tüm kötülüklerin anası olarak küçük beyaz kuşu gösteriyorlar.

Basın ve ifade özgürlüğü mücadelesi, pat diye sonuç vermeyecek. Belki bu yolda çok büyük hatalar da yapılacak.

Ancak kimse –ne devlet, ne medya, ne de iş çevresi- eskiden olduğu gibi cesetleri halının altına süpürerek paçayı kurtaramayacak.

Sorumluluğu olan herkes, er ya da geç hesap verecek.   

image

DİJİTAL DEVRİMİN ÇOCUKLARI

-       Basın özgürlüğü internette yeşeriyor; peki ya internete ulaşamayan, sosyal medyayı kullanmayanlar? Her gün televizyon ve gazetelerdeki çarpık, eksik, yanlı haberlere maruz kalanlar?

-        2014 verilerine göre Türkiye’de internet kullanım oranı %45. Çocuklar, okuma yazma bilmeyenler ve internet erişimi olmayanlar haricinde kabaca herkes internette diyebiliriz.

-       35 milyon internet kullanıcısı var ve bu sayı hızla artıyor. Sadece yeni nesil değil, yetişkinler için de internet, birincil haber kaynağı olmaya doğru ilerliyor.

-       Devletler, hala Soğuk Savaş ve darbe yıllarından kalma taktiklerle yönetiliyor. İyi de nereye kadar?

 

 

Herşey arabanın mutluluğu için

İstanbul her gün daha da çekilmez bir metropol haline geliyor. Sadece bayramda değil, artık her gün, her saat trafik çilesine yakalanıyoruz.

Üstelik yeni yollar, tüneller, köprüler trafiği hafifleteceğine sanki daha da artırıyor. Test edilmiş gerçek şu: Ne kadar yol yaparsan yap, trafikten kurtulamazsın!

image

Günde 4 milyon kişinin “geçtiği” tahmin edilen Mecidiyeköy’de yürümek, extrem sporlar kategorisinde. Foto: Şişli Gazete

Tek sorun, trafik değil. Yayaya, yani insana hayat yok İstanbul’da. Varsa yoksa herşey arabalar için tasarlanmış. Kaldırımlar daracık ve kullanışsız, toplu taşımada aktarma yapmak sorunlu, sosyal alanlar boş beton alanlardan ibaret ve yeşil alan zaten hayal.

Yahu sokakta oturacak, soluklanacak banklarımız hatta çöp kutumuz bile yok!

Ankara’da yaşayan bir dostum durumu nefis özetledi: “Çok kalabalık, aynı zamanda o kadar boş bir kent ki İstanbul…”

YAYAYA ADIM ATACAK YER YOK

image

Bu duyguyu yaratan, caddelerin arabalara tahsis edilmiş olması. Trafiğe kapalı İstiklal ve Kadıköy’de adım atacak yer yok çünkü 20 milyona dayanmış nüfusa yetmiyor.

Haricinde tek şansınız, tüketim mabetleri. Tiyatro, sinema ve çocuk aktiviteleri için bile alışveriş merkezlerine bağımlıyız.

İnsanların kentlerine, parklarına, kamusal alanına sahip çıktığı Gezi, bu yüzden dönüm noktasıydı. Tabii, anlayana…

Megakentlerin hepsi az ya da çok benzer dertlerden musdarip. Çünkü dünya nüfusunun yüzde 50’si şehirlerde yaşıyor ve 2050’de bu oran %80’leri bulacak. Şehirlerde yaşayanların nüfusu 6.6 milyar olacak.

Danimarkalı şehir tasarım danışmanı ve mimar Prof. Jan Gehl, insanlar için mekanlar yaratıldığı sürece kamusal hayata yer açılacağını belirtiyor.

KENDİMİZİ DAVETLİ HİSSETTİĞİMİZ YER

image

Roma-Piazza Novana…Tarih, kültür, sanat ve insanlar aynı yerde.

Bir şehri “yaşanabilir” kılan en önemli özelliği, kamusal alanlarına bağlı.

Şöyle düşünün: Neden İtalyan kentlerine herkes bayılıyor? Sadece mimarisi, iklimi ve kültürü değil, her yerde meydanların olması, insanların rahatça sokaklarda dolaşıp bu alanlarda biraraya gelmesi, müzik ve gösterilerin açık alanda yapılması, semt pazarlarının kurulması, yabancıların bile kaynaşabildiği yerlerin, sokak üstü cafe’lerin varlığı mutluluk veriyor da ondan…

Oysa modern şehirlerde herşey arabanın 60 km “mutlu” gitmesi için tasarlanıyor!

image

Gehl, şehirleri hayata döndürme fikrini anlattığı “Human Scale-İnsan Ölçeği” filminde, ancak kendimizi davet edilmiş hissettiğimiz, “bizim” dediğimiz yerlerde toplumun farklı katmanları ve yaşam tarzlarıyla tanışmanın mümkün olduğunu anlatıyor.

Şahsen İstanbul’un hiçbir yerinde davet edilmiş falan hissetmiyorum…

GÖKDELENDE SAĞLIKLI YAŞAM YALAN

image

Bağdat caddesindeki “dönüşüm furyası”nda dikilen gökdelenlerden Taşyapı’nın reklam yüzü “doktor” ve Hürriyet yazarı Osman Müftüoğlu. 

Şehir dışında, iki arabanın garaja sığacağı, büyük bahçeli müstakil evde yaşama hayaliyse sağlıklı değil: Avustralya’dan ABD’ye, obesitenin artışı ve sosyal izolasyonu da beraberinde getiren bir hayat tarzı bu. Trafikte yitirilen ömrü de hesaba katın.

Bunun yerine insanlar, giderek daha fazla merkezde yaşamayı tercih ediyor. Tabii şehir 24 saat yaşıyorsa, yayaya yer açılabiliyorsa.

Ancak şehirde yaşamak, modern dünyada gökdelenlere veya sitelere tıkılmak anlamına geliyor.

Oysa binalar yükseldikçe, temiz hava solumanın, spor yapmanın ve başka insanlarla tanışma şansının azaldığı bir gerçek.

Kendini bu ülkede “sağlıklı yaşam gurusu” ilan eden Osman Müftüoğlu’nun gökdelen reklamlarında boy göstermesine siz bakmayın!

Kurumlar değil, insanlar için şehir tasarlamak o kadar zor birşey değil. Jan Gehl, çok da ucuz olduğunu belirtiyor.

Kimbilir, belki sorun tam da buradadır.

image

YÜKSEK BİNA DEPREME DAHA AZ DAYANIKLI

* Tepeden alınan kararlarla yönetilen şehirler, halkın istekleri ve ihtiyaçlarını karşılamıyor.

* Yeni Zelanda’da Christchurch şehri örneği ilginç: Toprak yapısının değiştiği, yeraltı sularının aşırı yapılaşmayla azaldığı şehir, küçük depremlerden bile daha çok zarar görüyor.

* 2011’deki depremde (üstte) en çok zarar görenler, yüksek binalardı. 1.500 binanın yıkılıp yeniden yapılmasına karar verilirken, belediye halka sormak gibi tuhaf (!) bir iş yaptı.

* Toplanan 106 bin fikrin sonucunda insanların daha alçak binalar, daha fazla kamusal ve yeşil alan istediği ortaya çıktı.

* Ancak hükümet, daha yatay bir şehir planına itiraz etti… Zira yollar, alışveriş merkezleri ve binalar, fosil yakıtla beslenen ekonominin mihenk taşları. Mücadele sürüyor…

Fır döndüde ışık hızı

Her yeni güne “Bugün daha kötü ne olabilir?” diye uyanmak, düşündüğünüzden de daha korkutucu olayların bir güne sığdığını görerek yaşamak…

Yeni Türkiye’nin olayı bu.

IŞİD’e karşı kurulan Batı koalisyonuna yüksek sesle karşı çıkan hükümet, ne oldu da 180 derece dönüverdi?

Malum, Erdoğan’ın ABD dönüşünde şakkadanak sınır ötesi harekat için tezkere çıkarıldı.

Şimdi diyorlar ki “Tezkereye karşı çıkmak IŞİD’e destek çıkmaktır”!

Siyasette fır dönenenlere aşinayız, ancak böylesi görülmedi. Fır döndüde ışık hızını yakalayacağız inşallah… 

Oysa bir yıl değil, daha üç gün önce İMC TV, Suruç’ta IŞİD’in Türkiye sınırından geçişini görüntüledi. (Daha evvel defalarca benzer görüntüler yayınlandı ama hey, kimin umurunda!)

TC güvenlik güçleri, IŞİD zulmünden kaçan Iraklı Kürtlere gaz sıkmayı bildi.

Sınırda aç-kapa oyunu sürüyor.  

DÜŞMAN IŞİD DEĞİL

Taraf gazetesi önceki gün, Musul konsolosluğundaki rehinelerin salıverilmesi karşılığında 180 IŞİD üyesinin teslim edildiğini yazdı. Fotoğraf, IŞİD’in eline düşen Türkmen rehinelere ait.

Geçen günlerde Diyarbakır’dan İstanbul’a düzenlenen IŞİD karşıtı gösterilere, ya çevik polis, ya da bizzat IŞİD sempatizanları saldırdı.

Fatih Camii’nde ölen IŞİD’lilerin gıyabında cenaze namazı kılındı. Kimse ses etmedi.

Hacıbayram’dan Dilovası’na, Hatay’dan Van’a her yerde varlığı bilinen “cihatçı”lara da dokunulmadı.

Türkiye’den IŞİD’e lojistik desteğin gittiğine dair haberlerle ilgili doğru dürüst bir açıklama da yok.

Bunun yerine askere, sınırötesine müdahale vizesi çıkıyor.

Tezkerenin MHP desteği ve IŞİD’e yapılan tek cümlelik atıfla geçmesinin anlamı şu:

Düşman IŞİD değil, YPG-PKK ortaklığı (ve ileride kurulacak Büyük Kürdistan). Amaç, tampon bölge kurup Suriye rejiminin arta kalan parçalarından nemalanmak

HDP ise hem AKP’nin IŞİD politikasını eleştiriyor, hem de barış sürecini tehlikeye atmamak uğruna hükümete olumlu mesajlar veriyor. 

SAVAŞ PARA DEMEK

IŞİD ele geçirdiği rafinerilerden büyük kazanç sağlıyor. IŞİD petrolünü satın alan ülkelerden biri de Türkiye. Fotoğraf: El Cezire

Lacivert ve kare desenli ceketli adamlar, hem başka halkların, hem kendi halklarının hayatına mal olacak kararlarıyla günü kurtarmanın peşinde.

Çünkü savaş demek, para demek… Silah baronlarının güçlenmesi demek. Ortadoğu’da savaş, kalan son petrol kaynaklarını ele geçirme ihtimali demek. 

Hiçbir şey üretmeyen; doğal ve insani kaynaklarını sömüren, inşaat ve karanlık para transferleri dışında gelir kaynağı neredeyse kalmayan bir ülke için savaş, kısa vadede ayrıcalıklı birilerini daha zengin eder…

Onbinlerce insan ölebilir, milyonlar yerinden olabilir, fakirlik sınırının altına düşebilir. O kadar zayiat olacak artık!

İyi bayramlar ve hayırlı tezkereler.

Reyan Tuvi’nin yönettiği Gezi belgeseli Altın Portakal’ın TCK kriterlerine takıldı.

DUYMAYAN KALMASIN

-       Cumhurun reisi, Gazetecileri Koruma Komitesi ve Uluslararası Basın Enstitüsü yetkililerine “İnternete her gün daha da karşı oluyorum” diyerek basın ve ifade özgürlüğünde yine çığır açmış…

-       İTÜ rektörü, bir faksla radikal.com.tr’de yayınlanan Ezgi Başaran’ın yazısını kaldırmayı başararak bir ilke imza attı. Mahkeme kararı bile olmadan internetten yazı kaldırtmak, Yeni Türkiye basını sansürcülüğünde yeni bir dönüm noktası. O yazıyı kaldıran yayın yöneticisini ayrıca kutluyoruz!

-        Altın Hortakal Film Festivali’nde ön jürinin seçtiği Gezi belgeseli “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”, başında Yılmaz Erdoğan’ın bulunduğu festival yönetimi tarafından liste dışı bırakıldı. Bu da “sanatçı” hassasiyetinde bir ilk; TCK’ya muhalefet eden filmleri sansürlemek…

Zorunlu din dersi gençliği kurtarmaz

İkinci yüzyılda yaşayan Claudius Ptolemy’den Isaac Newton’a, büyük bilim insanları evreni anlamlandırabilmek için dini söylem ve felsefelerden yararlanmak için çok çalıştı. Eğer bu çabaları sonuç verseydi, bugün bilim ve din aynı noktada buluşmuş, tek olmuştu. Ancak olmadı

“Cosmos-Bir Uzay Serüveni” belgeselinden hatırlayacağınız astrofizikçi Neil de Grasse Tyson, “The Sky Is Not The Limit” kitabında din ve bilim konusunun neden biraraya gelemeyeceğini böyle özetliyor.

Cosmos-Bir Uzay Serüveni’nin sunucusu ve metin yazarlarından DeGrasse Tyson.

Kimsenin inanç sistemini sorgulamıyoruz.

Ancak dini inançla bilimi karşılaştırmak, biraraya getirmek ne kadar imkansızsa; okulda din dersiyle pozitif bilimleri aynı kefeye koymak da bir o kadar anlamsız.

Maneviyat değil dogma

Erdoğan’ın BM’de boş salona konuşmasının arkasında, insan haklarını ve evrensel hukuku yok sayması kadar, giderek yükselttiği dinci söylem de rol oynadı. 

Reis-i Cumhur Erdoğan, “Fizik, kimya zorunluysa neden din dersi tartışılıyor?” sözleriyle, sokaktaki insana “Hakikaten ya, neden?” dedirtebilir.

Ancak birazcık insanlık tarihi bilgisine sahipseniz, eğitimde tek bir din ve mezhebin dayatılmasının maneviyat değil bir dogma (*) olduğunu bilirsiniz.

Fizik, kimya, biyoloji dersleri zorunlu; çünkü dünyanın nasıl döndüğünü, neden hastalandığımızı ve nasıl sağlıklı olabileceğimizi, elektrikten manyetik alanın nasıl işlediğine; kısacası hayata dair en temel ve tartışmasız bilgilere bilim sayesinde elde ettik.

Toplumlar pozitif bilimlerdeki ilerlemeler sayesinde gelişiyor, güçleniyor, zenginleşiyor.

Elbette her gelişme ve kalkınma ideal yollarla gerçekleşmiyor; her zengin ülke de mükemmel değil.

Ancak geçmişte yapılan hataları tekrarlamamanın yolu, yine bilimden ve akıldan geçiyor. 

Zorla güzellik olmaz

Nüfusun %80’inin Hindu olduğu, sayısız farklı inanç mensubunun birarada yaşadığı Hindistan’da dini okullar özel. Devlet okulunda din dersinden ziyade Sanskritçe, Vedik felsefe ve Hinduizme göre insan ahlakı öğretiliyor. 

Din, maneviyatın tek kaynağı da değil. Herşeyden evvel, kişisel bir tercih.

Eğer böyle olmasaydı bugün yerkürede yaşayan 7 milyar insanın aynı din ve mezhebe inanmaları gerekirdi. 

Kaldı ki her dindarın maneviyatı illa kuvvetli olmuyor. Keşke öyle olsa! Maalesef kendine dindar diyenler de suç işliyor, din adına nice katliam, hırsızlık ve haksızlık yapılıyor.

Zorla güzellik olmaz. Madde bağımlılığıyla mücadele etme gerekçesiyle dini zorunlu ders yapmak da sonuç getirmez. 

Eğer gençleri gerçekten dine özendirmek istiyorsanız, öyle bir ders içeriği hazırlarsınız ki öğrenci dinler tarihini, kültürünü; Arap yarımadasında çığır açan bilimsel buluşların yerinde bugün neden yeller estiğini aktarırsınız.

İdeal nesil formülü

Batı eğitiminde din dersi yok. İsteyen aileler çocuklarını pazar okuluna yani kiliseye gönderiyor.

Ancak Erdoğan’ın ideal nesil formülü, herşeyden önce dini inanca dayanıyor. Eğer bu formül şimdiye kadar herhangi bir ülkede başarılı olsaydı, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Batı veya Doğu, başka ülkelerden herşeyi alıp kopyalamaktan bahsetmiyoruz.

Herşeyden evvel “eğitim verimliliği”nde OECD ülkeleri arasında neden 21. Sırada olduğumuzu…

Neden nitelikli-niteliksiz gençlerin işsiz dolaştığını…

Hangi sosyal politikaların madde bağımlılığına yol açtığını ve engelleyebileceğini…

Neden insan haklarında, eşitlikte bu kadar geride olduğumuza kafa yormaya başlarsak, gelecek nesiller kaybetmeye mahkum olmaz.

 (*)Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.

DİNDAR OLMAK BAĞIMLILIĞI ENGELLEMİYOR 

-     Dindar olmamakla madde bağımlılığı arasında ilişki var mı? Utah’ta 1990’da yapılan bir araştırmaya göre yok. 

-     Utah toplumunun üçte ikisi Mormon, yani sadece alkol ve madde değil, çayı bile günah addediyorlar.

-     Ancak Mormonların arasında da alkol ve madde tüketenler var.

-     “Esrar deneme yaşı” ve “alkol miktarı”nda Mormon, başka din veya ateist gruların arasında fark bulunmadı.

(Gzilice) içen Mormonların daha fazla alkol tükettiği ortaya çıktı.